Farklı Bir Tirat Bulmak İsteyenlere!

Başlamadan Önce Oku

Konservatuvar sınavlarına hazırlananlar için küçük bir tavsiye ile tirat önerisinde bulunacağım. Bir tirat arıyorsunuz, ama sadece kitabın tirat kısmını okuyup, çok iyi ezberde yapsanız hiçbir halta yaramayacaktır, okuduğunuz tiradın komple kitabını okumanızı tavsiye ediyoruz. Sadece tirat bölümünü okuyarak, karakterin ne hissettiğini, neden o cümleleri söylediğini, bunları söylerken psikolojik olarak hangi durumda olduğunu, karşısında ki kişi ile arasındaki bağı gibi yani bütünüyle konuya hakim olabilmeniz gerekiyor. Hatta bununla kalmayıp, yazar hakkında bilgi edinmeniz ve o dönemle ilgili bilgiler toplamanız da gerekli. Sadece oyun için de değil, karşınızda jüri heyetinden sorular gelebilir kitap, yazar ve o dönem hakkında.

TİRAT KISIMI “KALIN YAZI” İLE BELİRTİLDİ.

Çeviren: A. Turan Oflazoğlu
Tiyatro
AUGUST STRINBERG
BABA

(d. 22 Ocak 1849, Stockholm –ö. 14 Mayıs 1912, Stockholm)
İsveçli oyun yazarı, romancı.


Oyunları, romanları ve kısa öyküleriyle tanınır. Yaklaşık yarısı
tiyatro oyunu olan 120 kadar eser üreten Strindberg, Avrupa ve
Amerikan tiyatrosu üzerinde büyük etkisi olmuş bir yazardır.
Toplumsal eleştiriler içeren ve bir yandan da kadın-erkek
çatışmasını konu edinen oyunlar yazmıştır; Bayan Julie, Ölüm
Dansı, Rüya Oyunu, Hayalet Sonatı gibi oyunları günümüzde de
dünya sahnelerinde sıklıkla oynanır.
Strindberg edebiyatçılığının yanı sıra astronomi, kimya, zooloji gibi
bilimlerle amatör olarak ilgilenen bir bilim adamı; fotoğrafçılık,
resim, sinoloji (Çinbilimi) ile uğraşan çok yönlü bir kişi idi.

  1. ölüm yıl dönümü olan 2012, “Strindberg yılı” ilan edilerek
    çeşitli etkinliklere vesile olmuştur.

  2. İçindekiler
    KİŞİLER
    BİRİNCİ PERDE
    İKİNCİ PERDE
    ÜÇÜNCÜ PERDE
    KİŞİLER

  3. Yüzbaşı
    Laura (Yüzbaşı’nın karısı)
    Bertha (Yüzbaşı ile Laura’nın kızı)
    Doktor Östermak
    Rahip
    Dadı
    Nöjd
    Emireri

BİRİNCİ PERDE
(Yüzbaşı’nın evinde bir oturma odası. Geride, sağa doğru bir kapı.
Odanın ortasında büyük bir masa, üzerinde gazeteler, dergiler. Sağda,
deri kaplı bir sedir, bir de masa. Sağ köşede, kâğıt kaplı bir kapı. Solda
bir yazı masası, üzerinde sarkaçlı bir saat; ve öbür odalara açılan bir
kapı. Duvarlara asılı silahlar: Tüfekler, av çantaları. Kapıya yakın
askılarda asker paltoları. Büyük masanın üzerinde yanan bir lamba.
Yüzbaşı ile Rahip sedirde oturmaktalar. Yüzbaşı’nın üzerinde yarı
resmi bir üniforma, ayağında mahmuzlu çizme. Rahip siyahlar giyinmiş,
boynunda, rahiplik yakası yerine beyaz bir kravat. Pipo içmekte. Yüzbaşı
kalkar, zili çalar. Emireri girer.)


EMİRERİ : Buyurun komutanım.
YÜZBAŞI : Nöjd orda mı?
EMİRERİ: Nöjd mutfakta, komutanım, emir bekliyor.
YÜZBAŞI : Yine mutfakta ha! Derhal buraya gönder onu!
EMİRERİ : Başüstüne komutanım.
(Çıkar.)
RAHİP : Ne var, n’oluyor?
YÜZBAŞI : Alçak herif, hizmetçi kızlardan biriyle başladı yine eski
oyunlarına. Ne mendebur adammış yahu!
RAHİP : Nöjd mü? Geçen bahar da aynı haltı karıştırmamış mıydı o?
YÜZBAŞI : Hatırladın, değil mi? Bana bak, şuna iki laf etsene; iyi adamdır,
belki etkisi olur. Benim ne dövdüğüm kaldı, ne sövdüğüm, ama hiçbiri
iz bırakmadı üzerinde.
RAHİP: Demek ona öğüt vermemi istiyorsun. Peki ama, Tanrı sözü, bir
süvari askeri üzerinde nasıl bir iz bırakır sanıyorsun?
YÜZBAŞI : Doğrusu, sevgili kayınbiraderim, hiçbir iz bırakmaz benim
üzerimde, bilirsin…
RAHİP: Bilmez miyim!
YÜZBAŞI : Ama onun üzerinde… Bir deneyiver canım! (Nöjd girer.) Yine
ne haltlar karıştırdın Nöjd?
NÖJD : Tanrı korusun sizi yüzbaşım, ama burda söyleyemem; rahibin
yanında olmaz.
RAHİP : Aldırma bana, delikanlı.
YÜZBAŞI : Söyle, yoksa karışmam ha!
NÖJD : Şey, komutanım… şöyle oldu. Gabriel’le gitmiştik, dans etmeye;
sonra, sonra şey, Ludwig dedi ki…
YÜZBAŞI : Ludwig’le ilgisi ne bunun? Konuyu değiştirme.
NÖJD : Şey, sonra Emma dedi ki: “Ahıra girelim,” dedi…
YÜZBAŞI : Yaa! Seni yoldan çıkaran Emma oldu desene.
NÖJD : Eh, aşağı yukarı. Yani, demem şu ki, kızın gönlü olmazsa, iş çıkmaz.
YÜZBAŞI : Son defa soruyorum: Çocuğun babası sen misin değil misin?
NÖJD: Nereden bilinir?
YÜZBAŞI : O da ne demek? Bilmiyor musun?
NÖJD : Hayır, şey komutanım, bu hiçbir zaman bilinemez.
YÜZBAŞI : Senden başka erkek var mıydı ki?
NÖJD : O zaman yoktu. Ama sonradan olup olmadığı bilinmez ki.
YÜZBAŞI : Yani suçu Ludwig’in üstüne atmaya mı çalışıyorsun? Bu mu
niyetin?
NÖJD : Suçu kimin üstüne atacağını bilmek kolay değil ki.
YÜZBAŞI : İyi ama: “Seninle evleneceğim,” demişsin Emma’ya.
NÖJD : Şey, öyle söylemeden olmaz ki…
YÜZBAŞI (Rahip’e): Ne korkunç!
RAHİP : Malum hikâye! Hadi Nöjd! Çocuğun babası sen misin değil misin,
bunu bilecek kadar erkeksin sen.
NÖJD : Şey, bu işte parmağım oldu elbette, ama rahip efendi, siz de bilirsiniz
ki, bir şey çıkmaz bundan!
RAHİP : Bak delikanlı, şimdi seni konuşuyoruz. Kızcağızı çocukla birlikte
yüzüstü bırakacak değilsin herhalde! Onunla evlenmen için seni
zorlayamazlar, ama çocuğa bakman gerekir. Sana düşer bu.
NÖJD : Ludwig’in de bakması gerek öyleyse.
YÜZBAŞI : O zaman bu işe yargıç bakar. Ben bu düğümü çözemem, hem
bana ne canım! Yallah!
RAHİP : Bir dakika Nöjd! Hım! Bir kızı böyle çocukla birlikte yüzüstü
bırakmak namussuzluk değil mi sence? Ha, ne dersin?
NÖJD : Şey, çocuğun babası olduğumu bilsem, evet; ama rahip efendi, hiçbir
zaman bilinmez ki bu! Ömrüm boyunca başkasının dölü uğruna çalışıp
didinmek de eğlenceli bir şey olmasa gerek. Siz de, yüzbaşım da
anlamalısınız bunu!
YÜZBAŞI : Çık dışarı!
NÖJD : Baş üstüne komutanım, Tanrı sizden razı olsun!
YÜZBAŞI : Mutfaktan da uzak dur, alçak herif! (Nöjd çıkar.) Neden
azarlamadın onu?
RAHİP : Ne demek? Azarlamadım mı?
YÜZBAŞI : Azarlamadın ya, orda oturmuş kendi kendine mırıldanıyordun!
RAHİP : Doğrusunu istersen, ne diyeceğimi bilemedim. Elbette yazık kıza,
ama oğlana da yazık. Ya çocuğun babası değilse? Kız, yavruyu
öksüzler yurdunda dört ay emzirir, ondan sonra da bakan olur. Ama
oğlan emziremez ki çocuğu. Kız ilerde saygıdeğer bir ailenin yanına
girer; ama oğlan ordudan atılırsa, bütün geleceği mahvolabilir.
YÜZBAŞI : Ruhum hakkı için, yargıcın yerinde olup bu davaya bakmak
isterdim! Belki oğlan büsbütün suçsuz değil, orası bilinmez. Ama bir
şeyi bilebiliriz: Bu işte suçlu olan biri varsa, o da kız.
RAHİP : Doğrusu, kimseyi yargılamak istemem. Peki ama, bu mübarek iş
araya girmeden, neyi konuşuyorduk biz? Ha, Bertha’nın vaftiz
yemininin kilisede yenilenmesini değil mi?
YÜZBAŞI : Yemin yenilenmesinden çok, genel eğitimini, bütün geleceğini
konuşuyorduk. Bu ev kadınla dolu, hepsi de benim çocuğuma biçim
vermeye kalkıyor. Kayınvalidem onu ispritizmacı yapmak istiyor;
Laura, ressam olmasını diliyor; dadı onu Metodist, ihtiyar Margaret ise
Babtist yapmak hevesinde, hizmetçi kızlar da İsa’nın Kurtuluş
Ordusuna sokmak istiyorlar. Böyle yamalı bohça gibi kişilik kurulur
mu? Ben ki, onun içgüdülerine kılavuzluk etmeye en çok hakkı olan
kişiyim, ne yapsam baltalıyorlar. Onun için çocuğu burdan
uzaklaştırmam gerek.
RAHİP : Pek çok kadın yönetiyor evini!
YÜZBAŞI : Ne diyorsun! Kaplanla dolu bir kafese girmek gibi bir şey:
Ateşten kıpkızıl kesilmiş demirlerimi burunlarına doğru tutmasam, her
an parça parça edebilirler beni! Gül bakalım, koca alçak, sana göre
hava hoş! Kız kardeşinle evlenmem yetmiyormuş gibi, bir de ihtiyar
üvey anneni yıktın üzerime.
RAHİP : Hay Allah! İnsan kendi evinde nasıl katlanır üvey anneye!
YÜZBAŞI : Ya ya, üvey anneni bir başkasının evine kayınvalide olarak
yerleştirmek daha bir işine gelir elbette.
RAHİP : Eh, ne yapalım, hepimiz bir yük taşımaktayız.
YÜZBAŞI : Evet, ama ben payıma düşenden fazlasını taşıyorum. Bütün
bunlar yetmiyormuş gibi, bir de ihtiyar dadım var, hâlâ önlük
takıyormuşum gibi davranıyor bana. Çok iyi bir insan, ona ne şüphe,
ama burda işi yok!
RAHİP: Evindeki kadınları düzene sokmaya bak enişte! Fazla fırsat
veriyorsun onlara.
YÜZBAŞI : Kadınlar nasıl düzene sokulur, söyler misin bana dostum?
RAHİP : Doğrusunu söylemek gerekirse — gerçi Laura benim kardeşimdir
— ama öteden beri huysuzdur biraz.
YÜZBAŞI : Laura’nın zayıf yönleri var şüphesiz, ama önemli şeyler değil
bunlar.
RAHİP : Hadi hadi, bilirim ben onu!
YÜZBAŞI : Romantik düşüncelerle büyütüldüğü için, hayata uymak her
zaman güç geldi kendisine. Ama ne de olsa benim karım ve…
RAHİP : Ve senin karın olduğu için, kadınların en iyisi olması gerek. Hayır
enişte, senin değil, onun elinde dizginler.
YÜZBAŞI : Her neyse, bütün ev çığırından çıktı. Laura, Bertha’dan ayrılmak
istemiyor, bense kızımın bu deliler evinde kalmasına göz yumamam.
RAHİP : Yaa, demek Laura istemiyor? Öyleyse, korkarım çıngar çıkacak.
Çocukken yere yatar, istediği oluncaya dek, ölü gibi kalırdı öyle. Sonra
istediği şeyi elde eder etmez, sessizce geri verirdi: “Benim istediğim bu
şeyin kendisi değil ki, dediğim olsun da ne olursa olsun!” diye
açıklardı.
YÜZBAŞI : Demek o zaman da öyleydi ha! Hım! Arasıra o türlü halleri
oluyor da, kaygıya düşüyorum kendisi için, herhalde hasta diyorum.
RAHİP : Sen Bertha konusunda ne yapmak istiyorsun ki bir türlü
anlaşamıyorsunuz? Uzlaşma yolu yok mu?
YÜZBAŞI : Onu olağanüstü bir varlık yapmak, ya da kendi kalıbıma dökmek
istiyorum sanma. Kızıma pezevenklik edip onu evlenme pazarına
uygun biri olarak yetiştirmek niyetinde değilim. Çünkü, sonunda
evlenemezse, yaşamak bir dert olur kendisi için. Öte yandan, uzun bir
yetişme dönemini gerektiren bir erkek mesleğine girmesini de
istemiyorum, çünkü evlendi mi hepsi boşa gider.
RAHİP : Peki, niyetin ne?
YÜZBAŞI : Öğretmen olmasını istiyorum. Evlenmezse, kendi başının
çaresine bakabilir; hiç değilse, kendi kazançlarıyla ailelerini
geçindirmek zorunda kalan o zavallı öğretmenlerden geri kalmaz.
Evlenecek olursa, kendi çocuklarını eğitir. Doğru düşünmüyor muyum?
RAHİP : Doğru düşünüyorsun, evet, ama kızdaki o sanat yeteneği ne olacak?
Körlenirse, yazık olmaz mı?
YÜZBAŞI : Hayır. Denemelerini, ünlü bir ressama göstermiştim: “Bunlar
okulda öğrenilen cinsten şeyler ancak,” demişti. Derken züppenin biri
geldi bu yaz, sözde daha iyi anlarmış bu işlerden: “Kızınız dahi,” dedi;
bunun üzerine davayı Laura kazandı.
RAHİP : Adam kıza âşık mıydı?
YÜZBAŞI : Hiç şüphem yok.
RAHİP : Öyleyse Tanrı yardımcın olsun dostum, çünkü ben hiçbir çıkar yol
göremiyorum. Ama çok can sıkıcı bir şey bu; bana öyle geliyor ki,
Laura’yı destekleyenler de var… (Öbür odaları göstererek) Orada.
YÜZBAŞI : Bundan emin olabilirsin. Bütün ev silahlanmış bulunuyor; laf
aramızda, öbür tarafın savaş yöntemi hiç de yiğitçe değil.
RAHİP (kalkarak): Bilmez miyim sanıyorsun?
YÜZBAŞI : Sen de mi?
RAHİP : Ne sandın ya!
YÜZBAŞI : İşin en kötü yanı şu ki, Bertha’nın geleceği orada, nefretin eliyle
karara bağlanıyor. Onların dediklerine bakılırsa, erkek, kadının neler
başarabileceğini seyretmek için yaratılmış sanki. Bütün gün durmadan
aynı şey: Erkeğe karşı kadın. Gitmen gerek mi? Akşam yemeğine
kalsa-na! Sana sunacak fazla bir şeyimiz yok, ama kalıver. Biliyorsun,
yeni doktoru bekliyorum. Kendisini gördün mü?
RAHİP : Buraya gelirken şöyle bir görür gibi oldum. Dürüst, güvenilir bir
adama benziyor.
YÜZBAŞI : Güzel! Benimle birlik olur mu dersin?
RAHİP : Kim bilir. Kadınları ne dereceye kadar tanımış olmasına bağlı.
YÜZBAŞI : Peki ama kalmayacak mısın?
RAHİP : Yo yo, eksik olma dostum, bu akşam evde olacağıma söz verdim,
gecikirsem karım merak eder.
YÜZBAŞI : Merak mı eder? Köpürür, desene! Eh, sen bilirsin. Dur paltonu
tutayım.
RAHİP : Bu gece hava pek soğuk anlaşılan. Eksik olma! Kendine iyi bak,
Adolf. Biraz sinirli görünüyorsun.
YÜZBAŞI : Öyle mi?
RAHİP : Evet. Pek iyi değil misin ne?
YÜZBAŞI : Laura mı soktu bunu kafana? Son yirmi yıldır, sanki bir ayağım
çukurdaymış gibi davranıyor bana karşı.
RAHİP : Laura mı? Yo, hayır, sadece kaygılanıyorum senin için. Beni dinle
de, kendine iyi bak. Hoşça kal dostum. Peki ama, şu vaftiz yemininin
yenilenmesi değil miydi senin konuşmak istediğin?
YÜZBAŞI : Yok canım! Ama inan bana, bu iş kendi doğal yolunu tutacak,
ceremesini de resmi vicdan çekecek. Ben ne gerçeğe tanıklık edecek
biriyim, ne de onun uğruna ölecek biri. Bu gibi şeyler geçti bizden!
Karına selamımı söyle.
RAHİP : Hoşça kal Adolf. Laura’ya sevgimi söyle.
(Çıkar. Yüzbaşı yazıhaneyi açıp hesaplara bakmaya koyulur.)
YÜZBAŞI : Otuz dört… dokuz, kırk üç… yedi, sekiz, elli altı.
LAURA (bitişik odadan girerek): Acaba lütfen…
YÜZBAŞI : Bir dakika!… Altmışaltı, yetmiş bir, seksen dört, seksen dokuz,
doksan iki, yüz. Ne var?
LAURA : Rahatsız etmiyorum ya?
YÜZBAŞI : Yok canım! Ev içi masrafları herhalde?
LAURA : Öyle, ev içi masrafları.
YÜZBAŞI : Sen hesabı oraya koyuver de ben bir gözden geçireyim.
LAURA : Hesabı mı?
YÜZBAŞI : Evet.
LAURA : Demek artık hesap tutmamız gerek?
YÜZBAŞI : Elbette hesap tutmamız gerek! Durumumuz kötü; iflas edecek
olursak, hesap açık çıkar. Yoksa, ihmalden dolayı ceza yeriz.
LAURA : Borcumuz varsa, kabahat bende değil ya.
YÜZBAŞI : Hesabın göstereceği de bu işte.
LAURA : Kiracı kirayı ödemiyorsa kabahat bende mi?
YÜZBAŞI : Kiracıyı öylesine candan salık veren kimdi? Sen! Böylesine
dağınık kafalı birini — deyim yerinde mi? — ne diye salık verdin?
LAURA : Peki öylesine dağınık kafalı birini sen ne diye kabul ettin?
YÜZBAŞI : Sen adamı buraya sokuncaya dek huzur içinde yemek yiyemez,
huzur içinde uyuyamaz oldum da ondan. Kardeşin ondan kurtulmak
istediği için istiyordun adamı; annen, ben istemiyorum diye istiyordu
onu; dadı, adam Metodist diye istiyordu; ihtiyar Margaret ise,
büyükannesini çocukluktan tanıdığı için istiyordu onu. Adamı bu
yüzden kabul ettim işte! Etmeseydim, deliler evindeydim şimdi, ya da
aile mezarlığında. Neyse, al şu parayı ev içi masraflarıyla senin cep
harçlığın. Hesabı daha sonra verirsin.
LAURA (alayla diz bükerek): Çok teşekkür ederim! Peki, madem öyle, sen
de dışarda yaptığın masrafların hesabını tutuyor musun bari?
YÜZBAŞI : O seni ilgilendirmez.
LAURA : Doğru, çocuğumun geleceği beni nasıl ilgilendir-mezse, bu da
ilgilendirmez. Bu akşamki oturumdan sonra herhangi bir karar verdi mi
sayın baylar?
YÜZBAŞI : Ben kararımı çoktan vermiştim, bunu aile içindeki biricik
dostuma bildirmem gerekiyordu sadece, Bertha şehirde yaşayacak, on
beş güne kadar burdan ayrılıyor.
LAURA : Nerde kalacak, sorabilir miyim?
YÜZBAŞI : Sövberg’lerde, avukatın evinde.
LAURA : O serbest fikirlinin evinde ha!
YÜZBAŞI : Şimdiki yasalara göre çocuk, babanın inançlarına uygun olarak
yetiştirilir.
LAURA : Annenin de hiç söz hakkı yoktur, öyle mi?
YÜZBAŞI : Hiç mi hiç yoktur! Doğumla kazanılan hakkını, yasalara uygun
bir sözleşmeyle satar, bütün haklarından da vazgeçer. Buna karşılık
koca, kadına ve onun çocuklarına bakar.
LAURA : Demek kendi çocuğu üzerinde hiçbir hakkı yoktur kadının?
YÜZBAŞI : Zerre kadar yoktur! Bir şeyi sattın mı, hem onu geri almak hem
de parayı alıkoymak olmaz.
LAURA : Ya babayla anne kendi aralarında karar verirlerse?…
YÜZBAŞI : Sonucu ne olur ki bunun? Ben çocuğun şehirde yaşamasını
istiyorum, sen evde kalmasını istiyorsun. Bunun matematik ortalaması,
çocuğun, istasyonda kalmasını gerektirir, şehirle evi arasında.
Görüyorsun, çözülmez bir düğüm bu.
LAURA : Öyleyse kesmeli bu düğümü! Nöjd’ün burda ne işi vardı?
YÜZBAŞI : Meslek sırrı!
LAURA: Bütün mutfağın bildiği bir sır!
YÜZBAŞI : Güzel! Sen de biliyorsun öyleyse!
LAURA : Evet, ben de biliyorum!
YÜZBAŞI : Yargın da hazır mı?
LAURA : Yasaların işi o!
YÜZBAŞI : Yasalar çocuğun babasının kim olduğunu söylemiyorlar.
LAURA : Evet, ama bilinir bu.
YÜZBAŞI :Aklı başında kimseler bunun hiçbir zaman biline-meyeceğini
söylüyorlar.
LAURA : Ne tuhaf! Çocuğun babasının kim olduğu anlaşılmaz mı?
YÜZBAŞI : Öyleymiş.
LAURA : Aman ne tuhaf! Peki, kadının çocuğu üzerindeki o hakları nasıl
kazanıyor baba?
YÜZBAŞI : Baba ancak sorumluluğu üzerine aldığı zaman, ya da sorumluluk
ona yüklendiği zaman kazanıyor bu hakları. Fakat evlilikte, babalık
konusunda herhangi bir şüphe yoktur.
LAURA : Şüphe yok mudur?
YÜZBAŞI : Umarım yoktur.
LAURA : Ya kadın ihanet etmişse?
YÜZBAŞI : Bu işte söz konusu olamaz o! Bana soracağın başka bir şey var
mı?
LAURA : Hayır, yok.
YÜZBAŞI : Öyleyse odama çıkayım. Doktor gelince bildiri-ver bana.
(Yazıhaneyi kapatıp kalkar.)
LAURA: Peki.
YÜZBAŞI (kâğıt kaplı kapıdan çıkarken): Gelir gelmez. Kaba davranmak
istemiyorum ona, anlıyor musun!
LAURA : Anlıyorum
(Elindeki kâğıt paralara bakar.)
ANNE (İçerden): Laura!
LAURA : Efendim anne!
ANNE : Çayım hazır mı?
LAURA (bitişik odaya açılan kapıdan): Şimdi geliyor!
(Emireri salonun kapısını açar.)
EMİRERİ: Doktor Östermark.
(Doktor girer. Emireri, kapıyı kapatarak çıkar.)
LAURA (Doktor’un elini sıkarak) :Hoş geldiniz Doktor Östermark. Sizi
burda görmek sevindirdi beni. Yüzbaşı çıktı, ama hemen dönecek.
DOKTOR: Bu kadar geç uğradığım için özür dilemeliyim; bazı hastaları
ziyaret etmem gerekti de.
LAURA : Oturmaz mısınız?
DOKTOR: Teşekkür ederim.
LAURA : Evet, şu sıralar hastalık çok arttı; fakat umarım burası iyi gelir size.
Böyle ıssız köylerin bulunduğu bir bölgede, hastalarıyla gerçekten
ilgilenen bir doktor bulmak çok önemli. Sizin için öyle güzel şeyler
işittim ki doktor, umarım çok iyi anlaşırız sizinle.
DOKTOR : Çok naziksiniz ham’fendi. Fakat, buraya yapacağım ziyaretlerin
pek azının mesleki ziyaretler olmasını dilerim sizin için. Ailenizin
sağlığı, genel olarak, yerindedir sanırım. Sonra…
LAURA : Evet, önemli hastalıklardan uzak kalacak kadar talihliyiz; ama
durumlar pek de olması gerektiği gibi değil.
DOKTOR : Öyle mi?
LAURA : Korkarım gönlümüze göre değil.
DOKTOR : Sahi mi? Korkutuyorsunuz beni!
LAURA : Aile içinde bazen öyle şeyler olur ki, şeref ve ödev, bunları
dünyadan gizlemeye zorlar insanı.
DOKTOR : Doktorundan değil ama!
LAURA : Hayır. Bu yüzden, bütün gerçeği size daha baştan söylemek ağrılı
bir ödev oluyor ya benim için.
DOKTOR : Bu konuşmayı, ben yüzbaşıyla tanışmak şerefine erinceye dek
geciktiremez miyiz?
LAURA: Hayır. Benim diyeceklerimi, onu görmeden önce dinlemelisiniz.
DOKTOR : Öyleyse onu ilgilendiriyor bu.
LAURA : Evet, zavallı kocacığım!
DOKTOR : Beni pek bir kaygılandırdınız ham’fendi. Derdiniz ne olursa
olsun, bana güvenebilirsiniz.
LAURA (mendilini çıkararak): Kocamın aklından zoru var. İşte her şeyi
söyledim size, sonra kararı kendiniz verirsiniz.
DOKTOR : Şaşkınlık içinde bırakıyorsunuz beni! Yüzbaşının maden bilimi
üstüne yazdığı o ustaca denemeleri hayranlıkla okudum, duru ve güçlü
bir aklın belirtilerinden başka hiçbir şey görmedim onlarda.
LAURA : Sahi mi? Eh, bütün akrabalarının yanıldığı anlaşılırsa, pek
sevinirim.
DOKTOR : Yine de, ruhu başka yönlerden rahatsız olabilir şüphesiz. Anlatın
bana…
LAURA : Bizim korktuğumuz da bu ya! Zaman zaman son derece tuhaf
fikirleri vardır. Ailesinin üzerinde zararlı bir etkisi olmasa, bilim adamı
olarak doğal karşılanabilir bu gibi şeyler. Sözgelişi, gördüğü her şeyi
satın almaya kalkmak gibi bir deliliği vardır.
DOKTOR : Önemli bu. Ne gibi şeylerdir satın aldığı?
LAURA: Kitap, raflar dolusu kitap, hiçbir zaman da okumaz.
DOKTOR : Bilim adamının kitap alması o kadar korkulacak bir şey değil.
LAURA : Size anlattığım şeylere inanmıyor musunuz?
DOKTOR : Bana anlattığınız şeylere inandığınıza eminim e-fendim.
LAURA : Peki, bir başka gezegende olup biten şeyler mikroskopla
görülebilir mi?
DOKTOR : Görebildiğini mi söylüyor?
LAURA : Evet, öyle diyor.
DOKTOR: Mikroskopla?
LAURA : Mikroskopla. Evet.
DOKTOR : Doğruysa, önemli bu.
LAURA : Doğruysa mı! Demek inanmıyorsunuz bana doktor. Ben de
kalkmış size aile sırlarımızı açıyorum.
DOKTOR : Ham’fendi, duyduğunuz güven şeref verdi bana. Ama doktor
olarak düşüncemi bildirmeden önce, görmem, yoklamam gerek.
Yüzbaşı herhangi bir kararsızlık belirtisi, irade bocalaması gösterdi mi?
LAURA : Hiç gösterir mi! Yirmi yıldır evliyiz; şimdiye dek bir tek karar
vermedi ki, sonradan değiştirmiş olmasın!
DOKTOR: İnatçı mıdır?
LAURA : Hep kendi dediği olsun ister; ama dediği oldu mu, ilgisi gevşer, her
şeyi bana bırakır.
DOKTOR: Önemli bu, dikkatle incelemek gerek, irade, ham’fendi, ruhun
belkemiğidir. Ona zarar geldi mi, ruh parça parça olur.
LAURA : Bu uzun, çetin yıllar boyunca onun isteklerini karşılamayı nasıl
öğrendiğimi Tanrı bilir. Ah, bir bilseniz neler çektim onun yanında! Bir
bilseniz!
DOKTOR : Efendim, derdiniz ta derinden üzdü, etkiledi beni; elimden geleni
yapacağıma söz veriyorum. Duygularınıza bütün gönlümle katılıyorum,
n’olur, kesinlikle güvenin bana. Değil mi ki bana bunları anlattınız,
sizden bir dilekte bulunacağım. Hastanın zihninde yer edecek şeylerden
sakının. Kararsız ruhlarda, düşünceler bazen kök salıp sürekli kaygı,
hatta saplantı haline gelebilir. Anlıyor musunuz?
LAURA : Yani içine herhangi bir kuşku girmesin diyorsunuz.
DOKTOR : Kesinlikle. Çünkü hasta her şeye öylesine açıktır ki, her şeye
inandırılabilir.
LAURA : Haa… anlıyorum. Elbette! (içerden zil çalar.) Özür dilerim.
Annemin zili. Bir dakika! Ah, işte Adolf geliyor!
(Laura çıkarken, Yüzbaşı kâğıt kaplı kapıdan girer.)
YÜZBAŞI : Oo, demek geldiniz doktor! Hoş geldiniz!
DOKTOR : Memnun oldum yüzbaşım. Böyle üstün bir bilginle tanışmak ne
şeref!
YÜZBAŞI : Aman efendim! Ne yazık ki, askeri görevlerden pek zaman
kalmıyor araştırma yapmak için… Bununla birlikte, yeni bir buluşun
izinde olduğumu sanıyorum.
DOKTOR: Sahi mi?
YÜZBAŞI : Efendim, göktaşlarının tayflarını incelemekteyim, karbon
buldum, yani, organik hayat belirtileri. Buna ne dersiniz?
DOKTOR : Bunu mikroskopla mı görüyorsunuz?
YÜZBAŞI : Hayır efendim, hayır, spektroskopla!
DOKTOR : Elbette spektroskopla! Özür dilerim! Jüpiter gezegeninde neler
oluyor, yakında bize anlatabileceksiniz demek!
YÜZBAŞI : Şu anda neler olduğunu değil de, neler olup bittiğini; Paris’teki
şu kahrolası kitapçı gönderseydi kitaplarımı! Sanki bütün kitapçılar
bana karşı elbirliği etmişler! Düşünün! İki aydır tek cevap almadım
siparişlerime, ne yazdığım mektuplara, ne çektiğim o sert telgraflara!
Bu beni çıldırtıyor. Ne olduğunu anlamıyorum bir türlü!
DOKTOR : Basbayağı bir dikkatsizlikten başka ne olabilir ki? Bu kadar
üzmeyin kendinizi!
YÜZBAŞI : Peki ama, denememi nasıl bitiririm vaktinde? Berlin’de de aynı
yolda çalışıldığını biliyorum… Ama biz bunu değil, sizi konuşacaktık!
Burda oturmak isterseniz, evin şu yanında küçük bir dairemiz var.
Yoksa, sizden önceki doktorun yerinde mi kalmak istersiniz?
DOKTOR : Nasıl isterseniz.
YÜZBAŞI : Hayır, siz nasıl isterseniz! Buyurun, söyleyin.
DOKTOR : Buna karar vermek size düşer yüzbaşım.
YÜZBAŞI : Hayır, ben hiçbir şeye karar vermem. Ne istediğinizi söylemek
size düşer. Benim için fark etmez.
DOKTOR : Evet ama karar veremiyorum ki…
YÜZBAŞI : Allah aşkına söyleyin be adam ne istediğinizi! hiçbir oyum,
hiçbir eğilimim, hiçbir isteğim, hiçbir tercihim yok benim. Siz o kadar
güçsüz bir kişi misiniz ki, ne istediğinizi bilmiyorsunuz? Kararınızı
verin, yoksa kızacağım ha!
DOKTOR : Ben seçeceksem, burda kalmak isterim.
YÜZBAŞI : Güzel! Teşekkür ederim. (Zili çalar.) Hay Allah! Özür dilerim
doktor, fakat insanların: “Ha bu ha o, benim için fark etmez”
demelerini işitmek kadar sinirlendiren şey yoktur beni! (Dadı girer.)
Oo, sen misin Margaret! Acaba haberin var mı dadıcığım, şu yandaki
odalar doktor için hazırlandı mı?
DADI : Evet yüzbaşım, hazırlandı.
YÜZBAŞI : Güzel! Öyleyse sizi tutmayayım doktor, yorul-muşsunuzdur. İyi
geceler! Tekrar hoş geldiniz! Umarım yarın sabah görüşürüz.
DOKTOR : Teşekkür ederim. İyi geceler, yüzbaşım.
YÜZBAŞI : Ha evet, bilmem karım size bizden söz açtı mı, acaba buralar
üstüne bir şeyler öğrendiniz mi?
DOKTOR : Eşsiz hanımınız, bir yabancının bilmesi gereken birkaç şey
anlattı bana. İyi geceler, yüzbaşım!
(Dadı Doktor’u götürür, sonra döner.)
YÜZBAŞI : Ne o koca hatun? Bir şey mi var?
DADI: Dinleyin Bay Adolf, efendiciğim!
YÜZBAŞI : Peki Margaret, söyle! Konuşması sinirime dokunmayan tek kişi
sensin.
DADI: Öyleyse dinleyin Bay Adolf. Biraz aşağıdan alsanız da, hanımla
aranızda çocuk yüzünden çıkan şu anlaşmazlığı giderseniz olmaz mı?
Anne ne demektir, bir düşünün…
YÜZBAŞI : Baba ne demektir, bir düşün Margaret!
DADI: Hadi hadi! Çocuğunun yanı sıra nice şeyleri vardır babanın, oysa
annenin çocuğundan başka hiçbir şeyi yoktur.
YÜZBAŞI : Öyle dostum. Onun tek yükü var, benim üç; o-nunkini de ben
taşıyorum üstelik! Ona ve çocuğuma bakmak zorunda olmasaydım,
böyle askerliğe saplanır kalır mıydım sanıyorsun?
DADI: Evet ama, benim demek istediğim bu değildi ki.
YÜZBAŞI : Elbette! Senin niyetin, benim yanıldığımı göstermekti.
DADI : Sizin iyiliğinizi istediğime inanmıyor musunuz Bay Adolf?
YÜZBAŞI : Evet dadıcığım, inanıyorum; ama benim için iyi olan nedir,
bilmezsin ki sen! Bak, çocuğa hayat vermek yetmez benim için, ben
ona ruhumu da vermek isterim.
DADI : O kadarına benim aklım ermez! Ama bence siz ikiniz anlaşmalısınız.
YÜZBAŞI : Sen benim dostum değilsin Margaret!
DADI : Dostunuz değil miyim? Tanrım! Neler söylüyorsunuz Bay Adolf?
Küçükken benim çocuğum olduğunuz hiç aklımdan çıkar mı
sanıyorsunuz?
YÜZBAŞI : Peki benim aklımdan çıkar mı sanıyorsun? Sen benim annem
gibiydin; herkes bana karşıyken, yanımda yer aldın. Ama şimdi, tam
savaş kızışırken, beni yüzüstü bırakıp düşmandan yana oluyorsun.
DADI: Düşman mı?
YÜZBAŞI : Evet, düşman. Bu evin durumunu çok iyi biliyorsun. Her şeyi ta
baştan sona gördün.
DADI: Doğru, çok şey gördüm. Fakat, hey güzel Tanrım, iki insan hayatı
neden zehir eder birbirine: Başka herkese karşı öylesine iyi davranan
iki insan. Hanım, bana ya da başkasına karşı hiçbir zaman öyle
değildir.
YÜZBAŞI : Yalnız bana karşı öyle. Biliyorum. Sana şunu söyleyeyim ki
Margaret, beni şimdi yüzüstü bırakırsan, kötü bir şey yapmış olursun.
Çevreme bir ağ örüyorlar, o doktor da dost değil bana.
DADI : Ah Bay Adolf, herkesin kötü yanını görüyorsunuz. Gerçek bir
inancınız yok da ondan. Evet, bu yüzden.
YÜZBAŞI : Sen ve Babtistler, biricik inancı bulmuşsunuz. Ne mutlu size!
DADI: Evet, Bay Adolf, sizden daha mutluyuz. Gönlünüzü hele bir alçaltın,
komşunuzu severken Tanrı sizi nasıl mutlu kılacak, göreceksiniz.
YÜZBAŞI : Ne tuhaf! Tanrı ve sevgi üstüne konuşmaya başlar başlamaz,
sesin sertleşiyor, gözlerinse nefretle doluyor! Hayır Margaret, gerçek
inancı bulamadığına eminim.
DADI: İstediğiniz kadar gururlu olun, istediğiniz kadar bilgiyle doldurun
kafanızı, felaketin sillesi indiği zaman hiçbiri işinize yaramaz.
YÜZBAŞI : Amma da kibirli konuşuyorsun, alçak gönüllüm! Senin gibi
yaratıkların gözünde bilginin hiçbir anlamı olmadığını çok iyi
biliyorum.
DADI: Ayıp size! Ama ihtiyar Margaret, her şeye rağmen, koca bebeğini
herkesten çok sever. Fırtına kopunca, küçük, uslu bir çocuk gibi,
dadısına dönecektir o.
YÜZBAŞI : Bağışla beni Margaret. Ama inan bana, benim burda biricik
dostum gerçekten sensin. Bana yardım et, çünkü bir şey kopacak burda,
seziyorum. Nedir bu, bilmem, ama kötü bir şey olduğunu biliyorum,
yolda, geliyor! (İçerden çığlıklar duyulur.) Ne o? Kimin çığlığı bu?
(Bertha koşarak girer.)
BERTHA : Baba! Baba! Yetiş! Kurtar beni!
YÜZBAŞI : Ne var yavrum, söyle bana!
BERTHA : N’olur koru beni! Korkunç bir şey yapacak bana, biliyorum!
YÜZBAŞI : Kim? Ne demek istiyorsun? Çabuk söyle!
BERTHA: Anneannem! Ama kabahat bende. Oyun oynadım ona.
YÜZBAŞI : Devam et.
BERTHA : Peki, ama kimseye söylemek yok. Söz mü?
YÜZBAŞI : Pekâlâ. İyi ama ne oldu?
(Dadı çıkar.)
BERTHA : Bazı akşamlar lambayı kısıp beni masanın başına oturtuyor,
elimde kalem kâğıt. Sonra da: “Şimdi ruhlar yazacak,” diyor.
YÜZBAŞI : Vay kör şeytan! Sen de bunu hiç söylemedin bana!
BERTHA : Affedersin, söyleyemedim. Anneannem diyor ki, ruhlar,
kendilerinden söz eden olursa, onlardan öç alırlarmış. Sonra kalem
yazmaya başlıyor, ama yazan ben miyim değil miyim, bilmiyorum.
Bazen iyi gidiyor, ama bazen hiç yürümüyor. Hele ben yoruldum mu
hiçbir şey olmuyor, ama bir şeyler olmasını da sağlamam gerek. Bu
akşam çok iyi becerdiğimi sanıyordum, ama anneannem:” Ozan Stangnelius’dan bütün bunlar, sen bana oyun oynuyorsun,” dedi, kızdı
köpürdü.
YÜZBAŞI : Ruhların varlığına inanıyor musun?
BERTHA: Bilmem.
YÜZBAŞI : Ama ben ruhların olmadığını biliyorum.
BERTHA : Anneannem diyor ki, sen anlamazmışsın; öbür gezegenlere bakıp
onları kurcalaman daha da kötüymüş.
YÜZBAŞI : Öyle diyor ha? Başka neler diyor?
BERTHA : Sen mucize gösteremezmişsin.
YÜZBAŞI : Ben de gösteririm demedim ki hiç! Göktaşlarının ne olduğunu
biliyorsun: Öbür gök cisimlerinden düşen taşlar. Ben bunları inceliyor,
yeryuvarlağındaki unsurlar onlarda da var mı yok mu, anlamaya
çalışıyorum. Bütün yaptığım bu.
BERTHA : Anneannem diyor ki, öyle şeyler varmış ki, o görebilirmiş de, sen
göremezmişsin.
YÜZBAŞI : Yalan söylüyor, yavrum!
BERTHA : Anneannem yalan söylemez.
YÜZBAŞI : Nerden biliyorsun?
BERTHA : Öyleyse annem de yalancı.
YÜZBAŞI : Hım!
BERTHA : Annemin yalancı olduğunu söylersen, senin söyleyeceğin hiçbir
şeye inanmam bir daha!
YÜZBAŞI : Öyle bir şey demedim, onun için, bana şimdi inan. Dinle. Senin
mutluluğun, bütün geleceğin, bu evden ayrılmana bağlı. İster misin?
Şehre gidip yararlı bir şey öğ-rensen?
BERTHA : Şehre mi? İsterim ya! Burdan uzak bir yer olsun da! Arasıra seni
görebildikten sonra, hayır, sık sık! Orası her zaman öyle, kış gecesi gibi
sıkıntılı, korkunç! Ama sen eve gelince babacığım, sanki bütün
pencereler bir bahar sabahına açılmış gibi oluyor.
YÜZBAŞI : Canım yavrucuğum benim!
BERTHA : Ama babacığım, annemi hoş tut, e mi? Öyle çok ağlıyor ki.
YÜZBAŞI : Hım! Demek şehirde yaşamak istiyorsun.
BERTHA: Aa, elbette!
YÜZBAŞI : Ama, ya annen istemezse?
BERTHA: İstemesi gerek.
YÜZBAŞI : Ama ya istemezse?
BERTHA : O zaman ne olur bilmem. Ama istemesi gerek, istemesi gerek!
YÜZBAŞI : Kendisine sorar mısın?
BERTHA : Sen sormalısın, tatlı bir dille. O bana kulak asmaz.
YÜZBAŞI : Hım! Peki, sen bunu istiyorsun, ben de istiyorum, ama o
istemiyor, o zaman ne olacak?
BERTHA : Yine hırgür başlayacak demektir! Siz ne diye…
(Laura girer.)
LAURA : Oo, demek burda Bertha! Ee Adolf, değil mi ki karara bağlanması
gereken onun geleceği, kendi fikrini bir dinlesek?
YÜZBAŞI : Genç kızların gelişmesi üstüne bir çocuğun ne fikri olabilir ki?
Biz birçok kızların büyüdüğünü gördüğümüz için bu konuda doğruyu,
yanlışı ona bizim anlatmamız gerekir.
LAURA : Biz anlaşamadığımıza göre, Bertha’nın oyu kesin bir sonuca
bağlayabilir durumu.
YÜZBAŞI : Hayır. İster kadın olsun ister çocuk, kimsenin benim hakkıma
karışmasına göz yumamam. Bertha, bizi yalnız bırak.
(Bertha çıkar.)
LAURA : Belki benden yana çıkar diye, onun fikrini dinlemekten korktun.
YÜZBAŞI : Onun evden ayrılmak istediğini biliyorum; ama sende onun
kararını değiştirecek güç olduğunu da biliyorum.
LAURA : Yaa, o kadar güçlü müyüm?
YÜZBAŞI : Evet. İstediğini elde etmek konusunda şeytanca bir gücün var;
ama kazanmak için her türlü aracı kullanmaktan çekinmeyen herkeste
vardır bu güç. Söz gelişi, Doktor Norling’den nasıl kurtuldun? Ve yeni
doktoru nasıl elde ettin?
LAURA: Peki nasıl?
YÜZBAŞI : Eski doktoru öylesine aşağıladın ki, adamcağız ayrılmak
zorunda kaldı; yenisini seçtirmek için de kardeşini elde ettin.
LAURA: Eh, oldukça kolay, yasalara uygun bir şeydi bu. Bertha gidiyor
demek?
YÜZBAŞI : Evet, on beş güne kadar.
LAURA : Kararın bu mu?
YÜZBAŞI : Evet.
LAURA : Bundan Bertha’ya söz açtın mı?
YÜZBAŞI : Evet!
LAURA : Öyleyse bunu önlemem gerek!
YÜZBAŞI : Önleyemezsin.
LAURA : Önleyemez miyim? Annesinden gördüğü her şeyin saçma
olduğunu öğretsinler diye o kötü kişilerin eline bırakır mıyım
sanıyorsun çocuğumu? Kızım beni ömrümün sonuna dek hor görsün
ha!
YÜZBAŞI : Bilgisiz, kendini beğenmiş kadınların çocuğuma, babasının
şarlatan olduğunu öğretmelerine göz yumar mıyım sanıyorsun?
LAURA : Baba için fazla önemi yok bunun.
YÜZBAŞI : Ne demek istiyorsun?
LAURA : Anne çocuğa daha yakındır da ondan; çocuğun babasının
bilinemeyeceği anlaşıldığından beri böyledir bu.
YÜZBAŞI : Onun ne ilgisi var bizimle?
LAURA : Bertha’nın babası olup olmadığını bilmiyorsun ki.
YÜZBAŞI : Bilmiyor muyum?
LAURA : Kimsenin bilemediğini sen nasıl bilirsin?
YÜZBAŞI : Şaka mı ediyorsun?
LAURA : Yoo, senin görüşünü uyguluyorum sadece. Sana ihanet etmediğimi
nerden biliyorsun?
YÜZBAŞI : Senin pek çok şeyine inanabilirim, ama buna hayır. Hem öyle
olsaydı, sözünü etmezdin ki.
LAURA : Diyelim ki her şeye katlanmaya razıydım: Sokağa atılmaya, hor
görülmeye: Sırf çocuğuma sahip olabilmek, onu kendim
yetiştirebilmek için! Diyelim ki…
YÜZBAŞI : Kes artık!
LAURA : Diyelim ki durum böyleydi. O zaman hiçbir gücün kalmazdı.
YÜZBAŞI : Babası olmadığımı ispat etmen gerekirdi.
LAURA : Güç olmazdı ki bu! İspat etmemi ister misin?
YÜZBAŞI : Kes!
LAURA : Asıl babanın adını vermem yeterdi; buna yer ve zaman gibi bazı
özellikleri de katmam gerekirdi tabii: Söz gelişi, sahi Bertha ne zaman
doğmuştu? Evliliğimizin üçüncü yılında…
YÜZBAŞI : Kes sesini, yoksa…
LAURA : Yoksa ne? Peki, keselim. Fakat bir şey yapmadan, bir karara
varmadan önce iyi düşün. Hele kendini gülünç etme!
YÜZBAŞI : Bütün bunları pek trajik buluyorum.
LAURA : Bu seni daha da gülünç ediyor!
YÜZBAŞI : Seni etmiyor mu?
LAURA : Hayır, her şey kadınlar için öylesine akıllıca düzenlenmiş ki!
YÜZBAŞI : Bu yüzden savaşamıyoruz sizinle.
LAURA : Neden üstün bir düşmanla savaşmaya kalkmalı?
YÜZBAŞI : Üstün mü?
LAURA : Evet. Tuhaftır, ama ben hiçbir erkeğe, ondan üstün olduğumu
duymadan bakamadım şimdiye dek.
YÜZBAŞI : Eh, bakarsın bir gün karşına senden üstün biri çıkar da, ömrünce
unutamazsın!
LAURA : Nerde o günler!
(Dadı girer.)
DADI : Yemek hazır. Hadi gelin, n’olur!
LAURA : Peki, geliyorum. (Yüzbaşı geride kalır; sedire yakın bir koltuğa
oturur.) Sen yemeğe gelmiyor musun?
YÜZBAŞI : Hayır, teşekkür ederim. Canım istemiyor.
LAURA : Neden? Bir şeye mi kızdın?
YÜZBAŞI : Hayır. Aç değilim.
LAURA : Geliver, yoksa birtakım gereksiz sorular sormaya başlarlar.
Anlayışlı ol. Gelmiyor musun? Peki, otur orda öyleyse!
(Çıkar.)
DADI : Ne var yine, Bay Adolf?
YÜZBAŞI : Pek bilmiyorum. Söyle bana, nasıl oluyor da, yetişkin bir erkeğe,
çocukmuş gibi davranabiliyorsunuz?
DADI : Bilmem, hay Allah! Her biriniz bir kadının çocuğusunuz da ondan
belki, hepiniz, irili ufaklı…
YÜZBAŞI : Oysa hiçbir kadın erkekten doğmaz. Doğru, A-ma babası benim
Bertha’nın. İnanıyorsun buna, değil mi Margaret? Değil mi?
DADI : Tanrım! Ne aptal çocuksunuz siz! Elbette çocuğunuzun babasısınız!
Gelin de yemeğinizi yiyin, somurtup durmayın orda! Hadi hadi! Gelin
bakayım!
YÜZBAŞI (kalkarak): Defol, kadın! Canı cehenneme cadıların! (Salon
kapısından) Svörd! Svörd!
EMİRERİ (girerek): Buyurun komutanım.
YÜZBAŞI : Küçük kızağı hazırlayıver hemen!
(Emireri çıkar.)
DADI : Aman yüzbaşım…
YÜZBAŞI : Defol kadın! Defol diyorum sana!
DADI : Tanrı esirgesin bizi! Şimdi n’olacak?
YÜZBAŞI (şapkasını giyer) : Gece yarısından önce beklemeyin beni!
(Çıkar.)
DADI : Tanrım sen yardım et! Sonu n’olacak bunun?
PERDE
İKİNCİ PERDE
(Birinci Perde’nin aynı, O gecenin geç vakti. Dok-tor’la Laura
konuşmaktalar.)
DOKTOR : Kendisiyle yaptığım konuşmada, sizin kuşkularınızı haklı
çıkaracak hiçbir şey göremedim. Bir kere, bu önemli astronomik
buluşları mikroskopla gerçekleştirdiğini söylemekle yanıldınız. Bunun
spektroskop olduğunu öğrendim. Kendisinde hiçbir akıl bozukluğu
belirtisi olmadığı gibi, tersine, bilime büyük hizmette bulunmuştur.
LAURA : Ben hiçbir zaman öyle bir şey demedim ki.
DOKTOR : Konuşmamızla ilgili notlar aldım ham’fendi; belki söylediğinizi
yanlış işitmişimdir diye, bu çok önemli noktayı size sorduğumu
hatırlıyorum. Birini yetersizlikle suçlarken son derece dikkatli olmak
gerekir.
LAURA : Yetersizlikle suçlamak mı?
DOKTOR : Evet. Herhalde biliyorsunuzdur, deli olduğu anlaşılan kişi,
medeni haklarıyla aile haklarını yitirir.
LAURA : Hayır bunu bilmiyordum.
DOKTOR : Aydınlatılması gereken bir nokta daha var. Kitapçılarından hiç
cevap alamadığını söyledi. Acaba o mektuplara siz mi — tabii tam bir
iyi niyetle — el koydunuz, sorabilir miyim?
LAURA : Evet. Aileyi korumak benim ödevimdir. Hepimizi yıkıma
salmasına göz yumamazdım.
DOKTOR : Bağışlayın beni, ama bu davranışınızın sonuçlarını
kavrayabileceğinizi sanmıyorum. Haberi olmadan işlerine karıştığınızı
anlarsa, kuşkusu uyanır, bu kuşku da yıkıcı bir saplantı haline gelebilir.
Ayrıca, onun iradesini kösteklemekle sabrını taşırmış oluyorsunuz. En
değerli istekleri baltalanınca, iradesi kösteklenince, insan nasıl köpürür,
siz de bilirsiniz şüphesiz.
LAURA : Bilmez miyim!
DOKTOR : Bu onun için ne demektir, siz karar verin öyleyse!
LAURA (kalkarak) : Gece yarısı oldu, hâlâ dönmedi. En kötü ihtimali
bekleyebiliriz artık.
DOKTOR : Söyleyin bana ham’fendi, bu akşam ben ayrıldıktan sonra ne
oldu? Her şeyi bilmem gerek.
LAURA : Çılgınlar gibi konuştu, akla hayale gelmez şeyler söyledi. İnanır
mısınız, çocuğunun babası olmadığını bile duyurdu.
DOKTOR : Acayip! Bu da nerden girmiş kafasına?
LAURA : Kim bilir! Bir çocuğun bakımı için adamlarından biriyle
görüşüyordu, o zaman mı oldu nedir. Ben kızdan yana çıkınca, birden
parladı. “Bir çocuğun babasının kim olduğunu hiç kimse bilemez,”
dedi. Tanrı biliyor ya, kendisini yatıştırmak için elimden geleni yaptım,
ama öyle sanıyorum ki artık hiçbir şeyin yardımı dokunmaz ona.
(Ağlar.)
DOKTOR : Bu böyle yürümez! Onu kuşkulandırmadan bir şeyler yapmak
gerek. Söyleyin bana, daha önce de böyle kuruntuları oldu muydu?
LAURA : Doğrusunu isterseniz, altı yıl önce de aynıydı; hatta o zamanlar
doktoruna yazdığı mektupta, aklı için korkuya düştüğünü açıkça
söylüyordu.
DOKTOR : Anlıyorum, anlıyorum. Kökü derinde olan bir dert. Ama… aile
hayatının kutsallığı… falan filan… Her şeyi kurcalayamam, yüzden
görünenle yetinmek zorundayım. Ne yazık ki olan olmuş bir kere; yine
de, olanı düzeltmeye çalışmak gerek. Sizce nerdedir şimdi?
LAURA : Bilemiyorum. Bu günlerde öyle çılgınca düşünceler besliyor ki…
DOKTOR : O gelinceye dek kalmamı ister misiniz? Kuşkulanmasını
önlemek için, annenizin hastalandığını, onu görmeye geldiğimi
söylerim.
LAURA : Çok iyi olur! Lütfen yanımızdan ayrılmayın doktor! Ne kaygılar
içinde olduğumu bir bilseniz! Peki, durumu için ne düşündüğünüzü
doğrudan doğruya söyleseniz, daha iyi olmaz mı?
DOKTOR : Ruh hastalarına hiçbir zaman doğrudan doğruya söyleyemeyiz,
ama hasta kendisi açarsa başka, o bile binde bir olur. Her şey, durumun
nasıl gelişeceğine bağlıdır. Ama biz burda durmasak iyi ederiz. Ben bir
başka odaya geçebilir miyim? Daha inandırıcı olur.
LAURA : Evet, en iyisi o. Margaret de gelir, burda oturur. O her zaman geç
vakte dek bekler kendisini. Margaret, onun üzerinde etkisi olan tek
kişidir. (Kapıdan:) Margaret! Margaret!
DADI (girerek) : Buyurun hanımcığım! Bey döndü mü?
LAURA : Hayır, ama sen oturup burda bekleyeceksin kendisini. Geldiğinde
ona annemin hastalandığını, doktorun da burda olduğunu söylersin.
DADI : Baş üstüne hanımcığım. Siz her şeyi bana bırakın.
LAURA (kapıyı açarak): Buraya buyurmaz mısınız doktor?
(Çıkarlar. Dadı masaya oturur, gözlüğünü takar, dua kitabını alır.)
DADI : Ah! Ah! (Yavaşça okur.)
Dertle doludur hayat, acıyla,
Nasıl da geçip gider çabucak!
Ölüm meleği gölgeler de kanatlarıyla
Bütün yeryüzünü, der ki haykırarak:
“Hepsi boş, boş!”
Ah! Ah!
Yeryüzünde canlı ve soluyan ne varsa
Yere serilir onun heybetinden.
Bir keder kurtulur ölümden olsa olsa,
O da kazar mezar taşına derken:
“Hepsi boş, boş!”
Ah! Ah!
(Bertha girer, üzerinde cezve bulunan bir tepsi, bir de işleme vardır
elinde.)
BERTHA (alçak sesle) : Margaret, yanında oturabilir miyim? Yukarısı öyle
sıkıcı ki!
DADI : Aman Yarabbi! Sen daha yatmadın mı Bertha?
BERTHA : Hayır. Babamın Noel armağanını bitirmem gerek. İşte sana da
güzel bir şey, bak!
DADI: Ama tatlım, olmaz ki böyle! Saat on ikiyi geçti, sabah erken
kalkacaksın!
BERTHA : Olsun, ne çıkar! Orda tek başıma duramıyorum. Eminim
hayaletler dolaşıyor ortalıkta!
DADI: Yaa! Ne dedim ben sana? Sözüme kulak ver, iyi peri yok bu evde! Ne
gibi şeyler işittin Bertha?
BERTHA : Ah Margaret! Tavan arasında türkü söylüyordu biri!
DADI: Tavan arasında mı? Gecenin bu vaktinde ha?
BERTHA : Evet. Hem öyle hüzünlü bir türküydü ki… işittiğim en hüzünlü
türkü. Tavan arasından gelir gibiydi: Soldakinden, hani şu beşiğin
olduğu yer var ya…
DADI: Ah canım, canım benim! Gece de ne korkunç! Hani bacalar devrilse
şaşmam!
“Şu ölümlü hayat nedir söyle?
Acı, dert, uğraşmak ve yorulmak.
En güzel göründüğünde bile,
Onda bulduğun mihnettir ancak.”
Ah canım yavrucuğum, Tanrı mutlu bir Noel bağışlasın bize!
BERTHA : Margaret, babamın hasta olduğu doğru mu?
DADI: Evet, korkarım öyle.
BERTHA : Öyleyse Noel partisi yapabileceğimizi sanmıyorum. Peki
hastaysa, neden yatakta değil?
DADI: Onun hastalığı yatağa yatmakla iyileşmez yavrucuğum. Suss! Salonda
biri var. Hadi sen yat artık, cezveyi de götür, yoksa baban kızar!
BERTHA (tepsiyle çıkarken) : İyi geceler Margaret!
DADI: İyi geceler canım! Allah rahatlık versin!
(Yüzbaşı girer.)
YÜZBAŞI (paltosunu çıkararak) : Sen daha uyumadın mı? Yat artık.
DADI: Bekleyeyim dedim de… (Yüzbaşı bir mum yakıp yazıhaneyi açar,
oturur, cebinden mektuplar, gazeteler çıkarır.) Bay Adolf…
YÜZBAŞI : Ne var?
DADI : Büyükhanım rahatsız. Doktor burada.
YÜZBAŞI : Önemli bir şey mi?
DADI : Yo, sanmam. Üşütmüştür sadece.
YÜZBAŞI (kalkarak) : Çocuğunun babası kimdi Margaret?
DADI: Ah kaç kere söyledim size! Şu çapkın Johansson’du.
YÜZBAŞI : O olduğuna emin misin?
DADI: Amma da saçmalıyorsunuz ha! Elbette eminim, başka biri olmadığına
göre!
YÜZBAŞI : Peki ama o emin miydi başka biri olmadığına?
Hayır! Sen emin olabilirsin, ama o olamaz. Yaa! Arada ayrım var.
DADI : Ben bir ayrım göremiyorum.
YÜZBAŞI : Sen görmeyebilirsin, ama var bu ayrım! (Masadaki fotoğraf
albümünün sayfalarını çevirir.) Bertha bana benziyor mu sence?
(Albümdeki bir resme bakar.)
DADI : Aa, elbette! Bir elmanın yarısı siz, yarısı o!
YÜZBAŞI : Johansson, çocuğun babası olduğunu kabul etti miydi?
DADI : Etmek zorunda kaldıydı.
YÜZBAŞI : Ne korkunç!… Oo, doktor geliyor! (Doktor girer.) İyi akşamlar
doktor! Kayınvalidem nasıl?
DOKTOR : Pek önemli bir şey değil, sol topuğunda hafif bir burkulma.
YÜZBAŞI : Margaret de üşüttüğünü söylemişti galiba. Bu konudaki görüşler
değişiyor mu ne! Sen yat Margaret. (Dadı çıkar. Sessizlik.) Oturmaz
mısınız Doktor Östermark?
DOKTOR (oturarak) : Teşekkür ederim.
YÜZBAŞI : Yaban eşeğini kısrakla çiftleştirince, çizgili taylar elde edildiği
doğru mu?
DOKTOR (şaşırmış): Elbette doğru.
YÜZBAŞI : Üretmeye aygırla devam edilince, tayların gene çizgili olduğu da
doğru mu?
DOKTOR : Evet, o da doğru.
YÜZBAŞI : Öyleyse aygır, bazı şartlar altında, çizgili tayların babası olabilir;
ve bunun tersi dahi doğrudur.
DOKTOR : Evet, öyle olsa gerek.
YÜZBAŞI : Demek ki babayla çocuk arasındaki benzerlik hiçbir şey
ispatlamıyor.
DOKTOR: Şey…
YÜZBAŞI : Demek ki babalık ispatlanamaz.
DOKTOR : Ama…
YÜZBAŞI : Dulsunuz, değil mi? Çocuğunuz oldu muydu?
DOKTOR : Ee, evet.
YÜZBAŞI : Kendinizi baba olarak gülünç bulduğunuz olmadı mı hiç? Bir
babayı çocuğunun elinden tutup sokakta gezdirirken görmek, ya da
ondan “Çocuğum” diye söz ettiğini işitmek kadar gülünç bir şey
bilmiyorum. “Karımın çocukları” demesi gerekir! İçinde
bulunduğumuz sahte durumun farkına varmadınız mı hiç? Hiç
şüphelenmediniz mi demeyeceğim, çünkü kibar biri olarak karınızı
şüphelerin üstünde saymam gerekir.
DOKTOR : Hayır, hiç böyle bir şey olmadı. Hem yüzbaşım: “Erkek, güven
duygusuna bel bağlayarak kabul etmek zorundadır çocuğunu,” diyen
Goethe değil mi?
YÜZBAŞI : Güven duygusu mu? Kadının söz konusu olduğu yerde ha? Biraz
tehlikeli.
DOKTOR : Ama türlü türlü kadın var.
YÜZBAŞI : En son araştırmalara göre ancak bir türlü kadın var! Gençliğimde
güçlüydüm ve — denebilir ki — çirkin de sayılmazdım. Sonradan beni
düşündüren iki küçük yaşantım oldu. Birincisi bir gemide. Salonda
arkadaşlarla oturuyorduk, genç bir kadın kamarot geldi, gözleri
ağlamaktan kızarmıştı, oturdu, sevgilisinin denizde boğulduğunu
söyledi bize. Başsağlığı diledik, derken ben şampanya ısmarladım.
İkinci kadehten sonra kadının ayağına dokundum, dördüncüden sonra
dizine; daha sabah olmadan avutmuştum onu.
DOKTOR : Bir çiçekle bahar gelmez ki!
YÜZBAŞI : Gelelim ikinciye: Tam bir bahar çiçeği! Lysekil’ deydim. Orda
çocuklarıyla kalan genç, evli bir kadınla tanışmıştım; kocası şehirdeydi.
Dini bütün, pek sıkı ilkeleri olan bir kadındı, ahlak üstüne söylevler
çekiyordu bana, hani diyebilirim ki tam bir erdem örneğiydi. Kendisine
bir iki kitap vermiştim; ne tuhaf, ayrılırken geri vermişti kitapları. Üç
ay sonra, o kitaplardan birinin içinde kadının kartını buldum, açıktan
açığa aşkını bildiriyordu bana. Masum bir şeydi, yani evli bir kadının,
kendisine kur yapmamış bir erkeğe aşkını bildirmesi ne denli masum
olabilirse o denli masum bir şeydi bu. Kıssadan hisse: Kimseye fazla
inanma!
DOKTOR : Ama az da inanma!
YÜZBAŞI : Evet, yeteri kadar. Bakın doktor, o kadın bilinçsiz olarak
öylesine kötüydü ki, kocasına gidip benim için çıldırdığını söylüyor.
Tehlike burda işte:. Kadındaki içgüdüsel kötülüğün bilinçsiz oluşunda.
Hafifletici bir özellik belki; ama bu, yargıyı bozmaz, olsa olsa
yumuşatır.
DOKTOR : Zihninizin marazi bir işleyişi var yüzbaşım. Buna karşı tetikte
olmalısınız.
YÜZBAŞI : Marazi denecek bir şey yok bunda. Bakın. Basınç ölçme aracı
limiti gösterdi mi, bütün buhar kazanları patlar; ama limit, bütün
kazanlar için aynı değildir. Anlıyor musunuz? Siz burda beni gözlemek
için bulunuyorsunuz ne de olsa. Erkek olmasaydım, ağlayıp sızlar,
yanıp yakılırdım, durumu bütün geçmişiyle anlatırdım size. Ama ne
yazık ki erkeğim; bunun için, eski Romalılar gibi, kollarımı göğsümün
üzerinde kavuşturup ölünceye dek tutmam gerek nefesimi! İyi geceler!
DOKTOR : Yüzbaşım! Hastaysanız, bana her şeyi anlatmanız, erkek olarak
şerefinize gölge düşürmez. Doğrusu, iki tarafı da dinlemek
zorundayım.
YÜZBAŞI : Bir tarafı dinlemekle yetindiniz sanıyordum.
DOKTOR : Yanılıyorsunuz. Şunu da bilmenizi isterim ki yüzbaşım, İbsen’in
oyunundaki Bayan Alving, ölen kocasının anısını karartırken: “Adamın
ölmüş olması ne acı,” diye düşünmüştüm.
YÜZBAŞI : Sağ olsaydı, herhangi bir şey söyler miydi sanıyorsunuz?
Kocanın biri ölüler arasından doğrulsa, ona inanan olur mu
sanıyorsunuz? İyi geceler doktor! Görüyorsunuz ki, oldukça sakinim.
Rahatça yatıp uyuyabilirsiniz.
DOKTOR : Öyleyse iyi geceler yüzbaşım! Ben bu işten elimi çekiyorum.
YÜZBAŞI : Yani düşman mıyız?
DOKTOR : Ne münasebet! Ama ne yazık ki dost olamayız. İyi geceler.
(Yüzbaşı Doktor’u, gerideki kapıya dek yolcu eder, sonra soldaki
kapıya gidip hafifçe aralar.)
YÜZBAŞI : Gir de konuşalım. Orda bizi dinlediğini biliyorum.
(Laura, utanarak girer. Yüzbaşı yazıhaneye oturur.)
YÜZBAŞI : Vakit geç, ama her şeyi ortaya çıkarsak iyi olacak. Otur. (Laura
oturur. Sessizlik.) Bu akşam mektupları almak için postaneye
uğramıştım. Okuduklarımdan anladığıma göre, mektuplarıma gizlice el
koymaktasın, gelenlere de, gidenlere de. Bu yüzden yitirdiğim zaman,
çalışmalarımdan beklediğim bütün sonuçların yok olmasına yol açtı.
LAURA : Benimki iyi niyetli bir davranıştı. Öbür çalışmalar yüzünden askeri
görevlerini savsaklıyordun.
YÜZBAŞI : İyi niyetli bir davranış olamaz bu. O çalışmaların bana, askeri
görevlerimden daha çok ün kazandıracağını pekâlâ biliyordun; senin
niyetin, benim zafer çelenkleri kazanmamı önlemekti, bu türlü
başarılarım sendeki aşağılık duygusunu daha bir pekiştirirdi de ondan!
Bak, ben de sana gelen mektuplara el koymuş oldum böylece.
LAURA : Ne soylu bir davranış!
YÜZBAŞI : Benim için beslediğin o yüksek düşüncelere uygun bir davranış!
Bu mektuplardan anlaşıldığına göre, uzun süredir ruh sağlığımla ilgili
birtakım söylentiler yayarak eski dostlarımı bana karşı çıkarmaktasın.
Çabalarında öylesine başarılı olmuşsun ki, bugün albaydan mut faktaki
hizmetçi kıza dek, hiç kimse benim aklı başında biri olduğuma
inanmıyor artık. İmdi, durumla ilgili gerçekler şöyle: Aklım, bildiğin
gibi, sağlam; bunun içindir ki, asker olarak da, baba olarak da,
görevlerimi yerine getirebilirim. Duygularıma hayli söz geçirebilecek
durumdayım daha, tabii irade gücüm zarar görmediği sürece. Ama sen
bu irade gücünü öylesine kemirdin, öylesine kemirdin ki, her an çarkın
dişleri artık tutmayabilir, işte o zam’an parça parça olur bütün
mekanizma. Duygularına başvurmayacağım, çünkü sende duygu diye
bir şey yok; gücün de burdan geliyor. Ben senin çıkarlarına
başvuracağım.
LAURA : Devam et,
YÜZBAŞI : Bu türlü davranışlarınla beni öylesine kuşkulara saldın ki, aklım
sisler içinde kaldı, düşüncelerim yolunu şaşırmak üzere. Bu demektir
ki, yolunu gözlediğin cinnet yaklaşıyor, her an gelebilir. Senin için
ortaya çıkan mesele şu: Benim iyi ya da hasta olmam senin çıkarına
mıdır? Bir düşün. Ben yıkıldım mı, ordudan ayrılmak zorunda kalırım,
o zaman sen ne yaparsın? Ölürsem, hayat sigortamdan yararlanırsın.
Ama kendi canıma kıyarsam, hiçbir şey geçmez eline. Onun için,
ecelimle ölmem senin çıkarınadır.
LAURA : Tuzak mı bu?
YÜZBAŞI : Elbette! Kaçınmak da elinde, içine düşmek de.
LAURA : Kendi canına kıymaktan söz ettin. Sen hiçbir zaman öyle bir şey
yapamazsın!
YÜZBAŞI : Emin misin? İnsanın uğrunda yaşayacağı hiçbir şeyi, hiçbir
kimsesi kalmazsa, yaşamasını sürdürebileceğini mi sanıyorsun?
LAURA : Demek teslim oluyorsun?
YÜZBAŞI : Hayır, barış teklif ediyorum.
LAURA : Peki şartların?
YÜZBAŞI : Aklıma dokunulmaması. Beni şüphelerden kurtar, kavgadan
vazgeçeyim.
LAURA : Hangi şüphelerden?
YÜZBAŞI : Bertha’nın babasıyla ilgili şüphelerden.
LAURA : Bu konuda herhangi bir şüphe var mı ki?
YÜZBAŞI : Evet, bence var, bunları uyandıran da sensin.
LAURA : Ben mi?
YÜZBAŞI : Evet. Sen onları zehirli tohumlar gibi serptin ruhuma, şartlar da
büyümelerine yardım etti. Belirsizlikten kurtar beni. Açıkça söyle:
“Gerçek budur,” de, şimdiden bağışlayayım seni.
LAURA : İşlemediğim bir suçu yüklenemem ki!
YÜZBAŞI : Açıklamayacağımı bildiğine göre, sence ne sakıncası olabilir
bunun? Hangi erkek dama çıkar da, kendi ayıbını elâleme yayar?
LAURA : Doğru değil desem, emin olamayacaksın; doğru desem,
inanacaksın. Yani doğru olmasını mı istiyorsun?
YÜZBAŞI : Tuhaf ama, evet! Belki birinci varsayım ispatlanır, ikincisi
ispatlanamaz da ondan.
LAURA : Şüphelenmen için herhangi bir sebep var mı?
YÜZBAŞI : Hem evet, hem hayır.
LAURA : Bana kalırsa sen benim suçlu olduğumu ispatlayarak benden
kurtulmak, böylece çocuğu mutlak buyruğun altına almak istiyorsun.
Ama böyle bir tuzağa düşüremezsin beni!
YÜZBAŞI : Senin suçundan emin olsam, bir başkasının çocuğuna bakmaya
can atar mıyım sanıyorsun?
LAURA : Hayır, can atmayacağına eminim. Onun için, demin: “Şimdiden
bağışlayayım seni,” derken yalan söylüyordun besbelli.
YÜZBAŞI (kalkarak) : Laura! Beni ve aklımı kurtar! Ne dediğimi anlamıyor
gibisin. Çocuk benim değilse, üzerinde hiçbir hakkım yok demektir,
olmasını da istemem. Senin istediğin de bu değil mi? Hayır, sen daha
fazlasını istiyorsun. Ben ikinize de bakarken, çocuk yalnız senin
iktidarın altında olsun istiyorsun, öyle değil mi?
LAURA : İktidar… evet! Bu ölüm kalım savaşı, iktidar uğruna değil de ne
uğrunadır ki?
YÜZBAŞI : Bu çocuk, bundan sonra gelecek bir hayata inanmadığım için,
gelecek hayatımdı benim, belki de gerçekler dünyasında karşılığı olan
biricik ölümsüzlük kavramımdı. Onu elimden alırsan, beni hayattan
yoksun bırakmış olursun.
LAURA : Neden vaktinde ayrılmadık?
YÜZBAŞI : Çocuk bizi birbirimize bağlıyordu, ama bu bağ zincir haline
geldi. Peki bu nasıl oldu? Nasıl? Daha önce hiç düşünmemiştim bunu,
ama şimdi anılar uyanıyor, suçlayarak, belki de ayıplayarak. İki yıldır
evliydik, hâlâ çocuğumuz yoktu, neden olmadığını en iyi sen bilirsin. O
zamanlar hastaydım, ölümün eşiğindeydim. Bir gün, iki humma nöbeti
arasında, bitişik odadan sesler gelmişti kulağıma. Avukatla sen, o
zamanlar henüz benim olan mal mülk üzerine tartışıyordunuz. Avukat,
çocuğumuz olmadığı için, sana hiçbir şey kalamayacağını açıklıyor,
anne olmayı bekleyip beklemediğini soruyordu. Senin cevabını
işitemedim. İyileştim ve çocuğumuz oldu. Babası kim?
LAURA : Sensin.
YÜZBAŞI : Hayır, ben değilim. Kokuşmaya başlayan bir suç gömülü burda!
Hem ne iblisçe bir suç! Siz kadınlar, siyah derili kölelere acıyıp serbest
bıraktınız onları, ama beyazları alıkoydunuz. Senin için, çocuğun,
annen ve uşakların için köle gibi çalıştım ben; mesleği, yükselmeyi
gözden çıkardım; işkenceye uğradım, dövüldüm, uykusuz kaldım, bana
çektirdiğin kaygılar yüzünden saçlarım ağardı. Sen sıkıntılardan uzak
yaşayasın diye, yaşlanınca da, aynı hayatı çocuğunda bir daha
yaşayasın diye katlandım bütün bunlara. O çocuğun babası olduğuma
inandığım için katlandım. Hırsızlığın en aşağılık şekli, köleliğin en
hayvancası bu! Tam on yedi yıldır hapis hayatı yaşadım, baştan beri de
suçsuzdum. Buna karşılık sen ne verebilirsin bana?
LAURA : .Şimdi gerçekten delirdin işte!
YÜZBAŞI (oturarak) : Gün doğuyor sana! Suçunu gizlemeye çalışırken
seyrediyor, derdini anlamadığım için sana acıyordum. Vicdanını
yatıştırıyor, bir karadüşü ruhundan uzaklaştırdığımı sanıyordum.
Uykuda ağladığını işitiyor, ama söylediklerini dinlemek istemiyordum.
Oysa şimdi… şimdi! O gece, — Bertha’nın doğumu geliyor aklıma —
sabaha doğru, ikiyle üç arasıydı, daha yatmamıştım, okuyordum. Sanki
seni boğmaya çalışıyorlarmış gibi, çığlık attın birdenbire: “Gelme!
Gelme!” diye bağırıyordun. Duvara vurdum, daha fazlasını işitmek
istemiyordum. Uzun süredir içimde birtakım kuşkular uyanmaktaydı,
bunların doğrulanmasını dinlemek istemiyordum. Ben işte buna
katlandım senin uğruna; sen benim için ne yapacaksın?
LAURA : Ne yapabilirim ki? Tanrı’nın ve kutsal bildiğim her şeyin önünde
yemin ederim ki, Bertha’nın babası sensin.
YÜZBAŞI : Neye yarar bu? “Anne, çocuğu uğruna her türlü suçu işleyebilir,
işlemesi gerekir,” diyen sen değil misin? Yalvarırım sana, geçmişin,
anıların başı için, çektiği acıdan bir an önce kurtulmayı dileyen yaralı
bir adam gibi yalvarırım, gerçeği söyle bana. Bir çocuk gibi çaresiz
olduğumu görmüyor musun? Canım yandı anne, diye yanıp yakıldığımı
duymuyor musun? Erkek olduğumu, sözünü insanların, hatta
hayvanların dinlediği bir asker olduğumu unut. Acınacak bir yaratıktan
başka bir şey değilim ben. Bütün iktidar nişanlarını üzerimden atıyor,
canımın bağışlanmasını diliyorum!
LAURA (elini kocasının alnına koyarak) : Ne! Ağlayan bir erkek ha!
YÜZBAŞI : Evet, ağlayan bir erkek. Erkeğin gözleri yok mu? Erkeğin elleri,
uzuvları, duyuları, düşünceleri, tutkuları yok mu? Kadının yediğiyle
beslenmiyor mu o, kadını yaralayan silahlarla yaralanmıyor mu, kadını
üşüten kış onu üşütmüyor mu, kadını ısıtan yaz onu da ısıtmıyor mu?
Bir yerimize bir şey batırsanız, kanımız akmaz mı? Bizi gı-dıklasanız,
gülmez miyiz? Bizi zehirleseniz, ölmez miyiz? Ne diye erkek sessizce
katlansın, asker gözyaşlarını gizlesin? Erkekçe değil de ondan mı? Peki
neden erkekçe değil?
LAURA : Öyleyse ağla yavrum, ağla da annene kavuş yine. Unutma ki ben
senin hayatına ikinci bir anne olarak girmiştim. Kocamandın,
güçlüydün, ama tam gelişmiş bir erkek değildin. Dünyaya pek erken
gelmiş dev bir çocuktun sen, belki de istenmeyen bir çocuk.
YÜZBAŞI : Doğru. Annemle babam beni istemiyorlarmış, bu yüzden
iradesiz doğdum ben. Bunun içindir ki, seninle birleşirken, kendimi
tamamlıyormuşum gibi geldi bana; bunun içindir ki, buyruk yürüten
sen oldun. Ben, kışlada birliklere emirler verirken, evde söz dinleyen
biri oldum. Senin yanında büyüdüm, üstün bir varlığa bakar gibi
baktım sana; küçük, budala bir oğlunmuş gibi dinledim seni.
LAURA : Evet, öyle oldu, ben de seni küçük bir oğlummuş gibi sevdim.
Ama duyguların değişip de bana sevgili gibi yaklaştığında, nasıl
utandığımı görmüyor muydun? Kucaklamalarından duyduğum sevincin
ardı sıra öyle bir suçluluk duygusu geliyordu ki, utancını sanki ta
kanımda duyuyordum. Anne, sevgili olmuştu! Öf! Öf!
YÜZBAŞI : Görüyordum, ama anlamıyordum. Erkekliğimi hor gördüğünü
sanıyor, bu yüzden erkekleşip seni bir kadın olarak kazanmaya
çalışıyordum.
LAURA : Senin yanlışın burdaydı işte. Anne dostundu, biliyorsun, oysa
kadın, düşmanındı. Cinsel aşk çekişmedir. Kendimi sana verdiğimi
sanma. Hayır, vermedim; almak istediğimi aldım sadece. Ama senin bir
üstünlüğün vardı, duyuyordum, bunu senin de duymanı istiyordum.
YÜZBAŞI : Üstünlük hep sendeydi. Uyanıkken, gözlerim apaçıkken bile,
hipnotize edebiliyordun beni; öyle ne görüyor, ne de işitiyordum,
söyleneni yapıyordum sadece. Elime çiğ bir patates verip beni bunun
şeftali olduğuna inandırabilirdin; gülünç düşüncelerini bana deha
kıvılcımları gibi gösterebilirdin. Yoldan çıkarabilirdin beni, evet, en
bayağı şeyleri yaptırabilirdin bana. Anlayışın yoktu, yine de, benim
elimle yönetilmektense, dizginleri kendi eline almak isterdin. Ama
sonunda uyanıp düşünce, onurumun yaralandığını hissedince, bunun
anısını kahramanca bir eylemle — ustaca bir iş, önemli bir buluşla —
hatta harakiri yaparak silmek istedim. Ülkem için savaşmak istedim,
ama fırsat çıkmadı. İşte o zaman bütün gücümle bilime yönelmek
istedim. Şimdiyse, tam meyveyi koparmak üzere elimi uzatırken,
buduyorsun kolumu! Zafer çelengim elimden alındı; artık yaşayamam.
Erkek, ünsüz yaşayamaz çünkü.
LAURA : Peki kadın?
YÜZBAŞI : Kadın yaşar, çünkü çocukları var; erkeğinse yok. Ama biz,
herkes gibi, kafamız düşler, ülküler, kuruntularla dolu, çocuk
bilinçsizliğiyle yaşadık. Sonra da uyandık. Evet, ama ters uyandık,
gözlerimizi açtığımızda yastığı ayaklarımızın altında bulduk; bizi
uyandıransa uyurgezerin biriydi. Kadınlar yaşlanıp da kadınlıktan
kesilince, çenelerinde sakal biter. Erkekler yaşlanıp da erkeklikten
kesilince ne olur acaba? Bu yalancı şafakta ötenler gerçek horozlar
değil, kısır horozlardı; onlara karşılık verenlerse, cinsiyetsiz tavuklardı.
Böylece, üstümüze güneş doğması gerekirken, dolunay altındaki
yıkıntılar ortasında bulduk kendimizi: O eski, güzel günlerde olduğu
gibi tıpkı. Hafif sabah uykumuz, yabansı düşlerle tedirgin edilmişti
sadece; uyanma diye bir şey yoktu!
LAURA : Biliyor musun, sen yazar olmalıydın.
YÜZBAŞI : Kim bilir.
LAURA : Uykum geldi. Daha başka kuruntuların varsa, yarına sakla.
YÜZBAŞI : Bir şey daha; gerçeklerle ilgili. Benden nefret ediyor musun?
LAURA : Evet, arasıra. Erkekleştiğin zaman.
YÜZBAŞI : Irk nefreti gibi bir şey. Maymundan geldiğimiz doğruysa, bunun
iki ayrı türden olması gerek. Aramızda hiçbir benzerlik yok.
LAURA : Ne demek istiyorsun?
YÜZBAŞI : Bu kavgada birimizin yenik düşmesi gerek.
LAURA : Hangimizin?
YÜZBAŞI : Zayıf olanın tabii.
LAURA : O zaman güçlü olan haklı olacak mı?
YÜZBAŞI : İster istemez! İktidar onda olduğuna göre!
LAURA : Öyleyse ben haklıyım.
YÜZBAŞI : Niye, senin ne iktidarın var ki?
LAURA : Bana gerekenin hepsi. Yarın seni vesayet altına aldırınca, yasalara
uygun bir iktidar olacak bu.
YÜZBAŞI : Vesayet altına mı?
LAURA : Evet! O zaman senin o yabansı düşüncelerinden u-zak, dilediğim
gibi büyüteceğim çocuğumu.
YÜZBAŞI : Peki ben olmayınca onun eğitimi neyle sağlanacak?
LAURA : Senin emeklilik maaşınla!
YÜZBAŞI (ona doğru tehdit edercesine ilerleyerek): Beni nasıl aldıracaksın
vesayet altına?
LAURA (bir mektubu göstererek): Onaylanmış bir örneği yetkililerin elinde
bulunan şu mektupla.
YÜZBAŞI : Ne mektubu?
LAURA (soldaki kapıya doğru gerileyerek): Kendi mektubun. Deli olduğunu
doktora bildirdiğin mektup. (Yüzbaşı, dili tutulmuş gibi, sessizce bakar
ona.) Babalık görevini, ekmek parası kazanma görevini, bu — ne yazık
ki — gerekli görevleri tamamladın artık. Hiç bir gereğin yok artık,
gidebilirsin! Gidebilirsin, çünkü aklımın iradem kadar güçlü olduğunu
artık anlamış bulunuyorsun. Burda kalıp benim üstünlüğümü kabul
edecek değilsin ya!
(Yüzbaşı masaya gider, yanan bir lambayı alır, geri çekilerek kapıdan
çıkan Laura’ya doğru fırlatır.)
PERDE
ÜÇÜNCÜ PERDE
(Önceki perdenin aynı. Ertesi akşam. Masanın üstünde yeni bir lamba
yanmakta. Girişi engellemek için, kâğıt kaplı kapının önüne bir iskemle
konmuştur. Üst kattaki odadan, gezinen birinin ayak sesleri duyulur.
Dadı ayakta, tedirgin, dinler. Laura girer.)
LAURA : Anahtarları verdi mi sana?
DADI : Vermek mi? Nerde! Tanrı yardımcımız olsun, beyin cebinden aldım.
Nöjd fırçalamak için giysilerini dışarı çıkarmıştı da.
LAURA : Öyleyse bugün nöbette olan Nöjd.
DADI : Evet Nöjd.
LAURA : Anahtarları bana ver.
DADI : Buyurun, ama bunun çalmaktan geri kalır yeri yok. Bakın nasıl
geziniyor yukarda. Bir ileri bir geri, bir ileri bir geri!
LAURA : Kapının iyice sürgülendiğine emin misin?
DADI : Evet, iyice sürgülendi. (Ağlar.)
LAURA (yazıhaneyi açıp oturarak): Kendine gel Margaret. Kendimizi
korumanın tek yolu sakin durmaktır. (Salonun kapısı vurulur.) Bak
bakalım kim.
DADI (kapıyı açarak) : Nöjd.
LAURA : Söyle de içeri gelsin.
NÖJD (girerek): Albaydan haber geldi.
LAURA : Bana ver. (Okur.) Haa! Nöjd, bütün tüfeklerle fişekliklerdeki
mermileri çıkardın mı?
NÖJD : Evet ham’fendi, buyurduğunuz gibi. .
LAURA : Öyleyse ben albaya cevap yazarken sen dışarda bekle.
(Nöjd çıkar.)
DADI : Dinleyin hanımcığım! Acaba ne yapıyor yukarda?
LAURA : Ses çıkarma. Yazı yazıyorum!
DADI (mırıldanarak) : Tanrı yardımcımız olsun! Bunun sonu neye varacak?
LAURA : Tamam! Nöjd’e ver şunu. Annemin bütün bunlardan hiçbir haberi
olmayacak. Duyuyor musun?
(Dadı çıkar. Laura yazıhanenin çekmecelerini açar, bazı kâğıtlar
çıkarır. Rahip girer.)
RAHİP : Laura’cığım! Sen de anlamışsındır ya, bütün gün dışardaydım, daha
demin döndüm eve. Duyduğuma göre, burda korkunç şeyler
oluyormuş.
LAURA : Evet kardeşim! Ömrümde ne böyle bir gece geçirdim, ne böyle bir
gün!
RAHİP : Her neyse, görüyorum ki sana bir şey olmamış.
LAURA : Hayır, şükürler olsun! Ama bir düşün neler olabilirdi!
RAHİP : Hepsini bana bir bir anlat. Söylentiden başka bir şey işitmedim.
Nasıl başladı?
LAURA : “Ben Bertha’nın babası değilim,” diye abuk sabuk konuşmasıyla
başladı, yanan lambayı suratıma fırlatmasıyla da son buldu.
RAHİP : Ama korkunç bir şey! Zırdelilik bu! Peki şimdi ne yapacağız?
LAURA : Daha fazla patlak vermesini önlememiz gerek. Doktor hastaneden
deli gömleği istetti. Demin albaya haber yolladım. İşlerimizin ne
durumda olduğunu anlamaya çalışıyorum. Adolf her şeyi öylesine
berbat etti ki…
RAHİP : Ne acı bir durum! Öteden beri böyle bir şeyin olmasından
korkuyordum. Ateşle barut bir araya gelir de, patlamaz mı hiç!
(Çekmecenin içine bakar.) O çekmecedeki de ne?
LAURA : Bak! Demek her şeyi burda saklıyormuş!
RAHİP (çekmeceyi karıştırarak) : Olur şey değil! Senin o-yuncak bebeğin
bu! Bu da vaftiz başlığın… Bertha’nın kaynana zırıltısı… Senin
mektupların… Sonra bu madalyon… (Gözlerini siler.) Seni çok sevmiş
olsa gerek, Laura. Ben hiç böyle bir şey saklamış değilim.
LAURA : Vaktiyle sevmişti sanırım, ama zaman her şeyi değiştiriyor.
RAHİP : Bu kocaman kâğıt da ne? (Kâğıdı inceler.) Mezar satın almış! Eh,
mezar deliler evinden yeğdir! Laura, doğru söyle: Senin bunda hiç
suçun yok mu?
LAURA : Benim mi? Biri aklını oynatırsa, bunda benim ne suçum olabilir?
RAHİP : Eh! Başka sözüm yok! Kan su olmaz, akrabalık ister istemez
gösterir kendini.
LAURA : Ne demek istediğini sorabilir miyim?
RAHİP (gözlerini ona dikerek) : Hadi!
LAURA: Ne var?
RAHİP : Hadi hadi! Kızının yetişmesinde tek başına söz sahibi olmak, arayıp
da bulamadığın şey; bunu kolay kolay inkâr edemezsin.
LAURA : Anlamadım.
RAHİP : Sana hayran olmamak elde değil Laura!
LAURA: Öyle mi?
RAHİP : Şu serbest düşünceliye vasi olacağım aklıma geldikçe… Ben ki onu,
bahçemizin ayrıkotu olarak görmüşümdür öteden beri.
LAURA (belli etmeden gülüverir, sonra birden ciddileşir): Bunu da benim
yüzüme karşı söyleyebiliyorsun ha, ben ki onun karısıyım?
RAHİP : Ne kadar güçlüsün Laura! İnanılmayacak kadar güçlü! Kapana
düşen bir tilki gibisin: Ele geçmektense, bacağını kemirmeyi yeğ
tutarsın. Usta bir hırsız gibi: Kimseyi, kendi vicdanını bile suç ortağı
etmek istemezsin. Aynaya baksana bir! Bakamazsın!
LAURA : Ben hiç ayna kullanmam.
RAHİP : Öyle. Kendine bakamazsın ki… Elini göreyim. Ufacık bir kan lekesi
yok: İz miz kalmamış o sinsi zehirden! Yasaların erişemeyeceği
küçücük, masum bir cinayet: Bilinçsiz bir cinayet. Bilinçsiz mi? Deha
eseri bu! Yukardakini dinle! Dikkat et Laura! O adam bir boşanırsa,
ikiye böler seni!
LAURA : Böyle konuştuğuna göre, vicdanın tedirgin olsa gerek. Elinden
gelirse, suçla beni.
RAHİP : Suçlayamam.
LAURA : Gördün mü! Suçlayamazsın, demek ki ben suçsuzum. Şimdi, sen
kendi işine bak, ben de kendi işime bakayım. İşte doktor geldi! (Doktor
girer. Laura ayağa kalkar.) Sizi gördüğüme çok sevindim doktor!
Biliyorum, yardımınıza güvenebilirim, ama ne yazık ki yapılabilecek
fazla bir şey yok. Nasıl geziniyor yukarda, duyuyor musunuz? Artık
emin oldunuz mu?
DOKTOR : Bir saldırı olayı var, bundan eminim. Ama şöyle bir mesele
çıkıyor ortaya: Öfke patlaması mı sayılmalı bu, yoksa deliliğin patlak
vermesi mi?
RAHİP : Bu patlak verme olayı bir yana, birtakım saplantılarla başının dertte
olduğunu da kabul edersiniz.
DOKTOR : Bana öyle geliyor ki, rahip efendi, sizin saplantılarınız daha
köklü.
RAHİP : Ta derinlere kök salan manevi inançlarım… .
DOKTOR : İnançları bir yana bırakalım!… Ham’fendi, kocanızın para
cezasına çarptırılması, ya da hapsedilmesi, ya da deliler evine
gönderilmesi sizin kararınıza bağlı. Yüzbaşının bu davranışı için ne
düşünüyorsunuz?
LAURA : Ben buna şimdi cevap veremem.
DOKTOR : Demek ki aileniz için en hayırlı şeyin ne olacağı konusunda ta
derinlere kök salan inançlarınız yok? Peki siz ne dersiniz, rahip efendi?
RAHİP : Her iki durum da rezalete yol açar. Bir şey söylemek zor.
LAURA : Bunu para cezasıyla atlatacak olursa, yine saldıra-bilir.
DOKTOR : Hapse atılınca da, çok geçmeden çıkar yine. Anlaşılan, bu
durumda, her iki taraf için de en iyisi, onun deli sayılması. Dadı nerde?
LAURA : Niye sordunuz?
DOKTOR: Deli gömleğini hastaya o giydirmeli. Birden değil, ben hastayla
konuştuktan sonra, emir verir vermez. Şey… giysi dışarda. (Salona
geçer, büyük bir paketle döner.) Lütfen dadıyı çağırın.
(Laura zili çalar. Doktor, deli gömleğini paketten çıkarmaya koyulur.)
RAHİP : Korkunç! Korkunç!
(Dadı girer.)
DOKTOR: Dadı! Şimdi lütfen dikkat et. Şu gömleği görüyorsun ya. Ben:
“Giydir,” der demez, bunu arkadan yüzbaşının sırtına geçirivereceksin.
Saldırmasını önlemek için, anlıyorsunuz ya. Kolları son derece uzun,
görüyorsun. Kımıldayamasın diye. Bunların arkadan bağlanması gerek.
Bak, burda tokalı bir kayış var, daha sonra bunları bir iskemlenin
koluna, ya da en uygun ne varsa, ona bağlayacaksın. Nasıl, yapabilecek
misin bunu?
DADI : Hayır doktor, hayır, bunu yapamam ben!
LAURA : Niye kendiniz yapmıyorsunuz doktor?
DOKTOR : Hastanın bana güveni yok da ondan. Bu tam sizin yapacağınız iş
ham’fendi, ama korkarım, onun size de güveni yok. (Laura suratını
buruşturur.) Belki de siz, rahip efendi…
RAHİP : Beni bağışlamanızı dilerim.
(Nöjd girer.)
LAURA : Haberi götürdün mü?
NÖJD : Evet ham’fendi.
DOKTOR : Oo, sen misin Nöjd! Burdaki durumdan haberin var, değil mi?
Yüzbaşı aklını oynattı, ona bakabilmemiz için bize yardım etmelisin.
NÖJD : Yüzbaşım için yapabileceğim bir şey varsa, ondan esirgemeyeceğimi
kendisi bilir.
DOKTOR : Bu gömleği ona giydireceksin.
DADI : Hayır! Dokunmasın ona! Nöjd incitmesin onu! Ben kendim
giydiririm, yavaşça, usulca. Ama Nöjd dışarda bekleyip ben isteyince
bana yardım edebilir. En iyisi öyle yapsın o.
(Kâğıt kaplı kapı şiddetle vurulur.)
DOKTOR: İşte geldi! (Dadıya:) Şu gömleği iskemlenin üstüne koy, şalının
altına sakla! Şimdi siz çıkın, hepiniz, rahiple ben onu karşılarız. Kapı
fazla dayanmaz. Çabuk olun!
DADI (soldan çıkarken) : Tanrı yardımcımız olsun!
(Laura yazıhaneyi kapayıp Dadı’yı izler. Nöjd salona geçer. Kâğıt
kaplı kapı patlarcasına açılır, kilit kırılır, iskemle yere devrilir. Yüzbaşı,
kucağında bir yığın kitap, girer.)
YÜZBAŞI :(kitapları masanın üzerine koyarak) : Hepsi bur-da! Bu kitapların
her birinde bulabilirsiniz! Demek o kadar deli değilmişim ben! (Kitabın
birini alarak:) Bakın, Odysseia’nın Uppsala çevrisinin 1. kitabının 6’ncı
sayfasının 215’inci satırında neler yazılı: Telemakhos Athe-na’ya diyor
ki:”Odysseus’unoğlu olduğumu söylüyor annem, ama ben bundan emin
değilim. Babasının kim olduğunu bilen çocuk bilge olsa gerektir.
“Telemakhus Penelo-pe’den kadınların en namuslusundan böyle
kuşkulanıyor işte!
(Bir başka kitabı alarak:)
Burda Peygamber Ezekiel diyor ki: “İşte babam, dedi budala; oysa kim,
hangi tohumdan geldiğini söyleyebilir?” Yeteri kadar açık. Başka ne
var burda? Merzlyakov’un Rus Edebiyatı Tarihi. Rusya’nın en büyük
ozanı Aleksan-dır Puşkin, öldürücü bir yara almıştı; ama düelloda
göğsünden yediği kurşundan çok, karısının sadakatsizliğiyle ilgili
söylentilerdi onu yaralayan, ölüm döşeğinde: “Karım masumdu,” diye
yemin etti. Eşşek! Eşşek! Nasıl yemin edebildi buna? Görüyorsunuz,
okurum ben kitaplarımı. Merhaba Hazreti Yunus! Burdasın ha? Doktor
da, tabii! irlandalı erkekler arasında, karılarının suratlarına yanan lamba
fırtlatmak töredenmiş… bundan dehşet duyan bir İngiliz hanımına ne
dediğimi hiç anlattım mı size? “Tanrım, ne kadınlar!” demiştim.
“Kadınlar mı?” diye kekele-mişti. “Elbette,” diye karşılık vermiştim,
“İşler böylesine sarpa sardığında, erkek yanan bir lambayı kavrayıp
sevdiği, tapındığı bir kadının suratına fırlatırsa, o zaman emin
olunabilir ki…”
RAHİP : Neden emin olunabilir?
YÜZBAŞI : Hiçbir şeyden! Hiçbir şeyden emin olamazsınız, ancak
inanabilirsiniz. Öyle değil mi Hazreti Yunus? İnanan kurtulur. Kurtulur
ya! Hayır. İnanmak yüzünden lanetlenebilir kişi! Ben bunu bilir bunu
söylerim.
DOKTOR : Ama yüzbaşım…
YÜZBAŞI : Tutun çenenizi! Sizin ağzınızdan tek söz işitmek istemiyorum!
Ordaki bütün dedikoduları tıpkı bir telefon gibi aktarmanızı dinlemek
istemiyorum! Ordaki!… Ne demek istediğimi anlıyorsunuz. Dinle beni
Hazreti Yunus. Çocuklarının babası olduğuna inanıyor musun?
Yanılmıyorsam ders vermeye özel bir öğretmen gelirdi size, hem de
yakışıklı bir delikanlıydı. Onunla ilgili birtakım dedikodular anlatılırdı.
RAHİP : Dikkat et, Adolf!
YÜZBAŞI : Perukanın altını bir yokla bakalım, iki küçük şişkinlik var mı,
yok mu. Hay Allah! Nasıl da benzi attı! Yaa! Elbette söylentiydi
bunlar, ama hey Tanrım, ne sözler çıkar insanların ağzından! Biz evli
erkekler ne gülünç şeyleriz, hepimiz, hepimiz! Doğru değil mi doktor?
Peki sizin yataktan, şu karı koca birlikte yattığınız yataktan ne haber?
Sizin evde bir teğmen yok muydu, ha? Durun hele, bakalım tahmin
edebilecek miyim. Adı…
(Dok torun kulağına fısıldar.)
Vay canına! Bunun da mı benzi atıyor ne! Boş verin dostum! Karınız
ölmüş ve gömülmüş bulunuyor, olmuş bir şeyse hiçbir zaman
değiştirilemez. Aslında tanırdım onu. Kendisi şimdi… — Yüzüme
bakın doktor! Hayır, gözlerimin içine bakın! — Şimdi süvari binbaşısı
o! Tanrım! Eminim o da boynuzludur!
DOKTOR (kızgın) : Lütfen konuyu değiştirin yüzbaşım!
YÜZBAŞI : Bakın! Ben boynuz der demez, değiştirmek istiyor konuyu!
RAHİP : Sen de biliyorsun ki, kardeşim, aklın başında değil pek.
YÜZBAŞI : Biliyorum, biliyorum. Fakat şu süslü başlarınızı bir süre ben
kullansay”dım, çok geçmeden sizi de kapatırlardı bir yere. Ben deliyim.
Ama nasıl delirdim? Bu ilgilendirmiyor mu sizi? Hayır, kimseyi
ilgilendirmiyor.
(Masadan fotoğraf albümünü alır.)
Tanrım! İşte kızım! Benim mi? İşte bundan emin olamayız. Emin
olmak için ne yapmak gerektiğini söyleyeyim mi size? Toplumca kabul
edilebilmek için, önce evlenmeli. Derken hemen ayrılıp aşk hayatı
yaşamalı; doğacak çocukları da evlat edinmeli sonunda. Böylece bu
çocukların hiç değilse evlatlığınız olduğu bilinebilir. Öyle değil mi?
Fakat şimdi bunun ne yardımı dokunabilir ki bana? Siz benim
ölümsüzlüğümü elimden aldıktan sonra, artık bana neyin yardımı
dokunabilir ki? Uğrunda yaşayacağım hiçbir şey kalmadıktan sonra,
bilim, felsefe ne işime yarar benim? Şerefim olmayınca ben hayatı
neyleyim? Sağ kolumu, beynimin yarısıyla belkemiğimin yarısını bir
başka ağacın gövdesine aşılamıştım; birlikte büyür de, bir tek, daha
kusursuz bir ağaç haline gelirler sanıyordum. Derken biri bıçakla gelip
aşı yerinin altından kesiverdi. Şimdi ancak yarım bir ağacım ben. Öbür
yarı, benim kolum ve beynimin yarısıyla büyümekte şimdi. Oysa ben
sararıp solmaktayım, ölüyorum; çünkü varlığımın en iyi parçasıydı
verdiğim. Bırakın da öleyim artık! Bana ne yapacaksanız yapın! Ben
yokum artık!

(Doktorla Rahip fısıldaşırlar. Soldan çıkarlar. Yüzbaşı bir iskemleye
yığılır. Bertha girer.)
BERTHA (Yüzbaşı’ya giderek) : Hasta mısın babacığım?
YÜZBAŞI (“Baba” sözü üzerine başını kaldırıp aptal aptal bakarak) : Ben
mi?
BERTHA : Sen ne yapmışsın biliyor musun? Lambayı annemin üstüne
fırlatmışsın.
YÜZBAŞI : Öyle mi?
BERTHA : Evet. Ya bir yeri incinseydi?
YÜZBAŞI : Ne olurdu ki?
BERTHA : Sen böyle konuşursan benim babam değilsin!
YÜZBAŞI : Ne dedin? Baban değil miyim? Nerden biliyorsun? Kim söyledi?
Peki kimmiş baban? Kim?
BERTHA : Sen değilsin herhalde!
YÜZBAŞI : Ben değil de bir başkası ha! Kim peki? Kim? Görünüşe bakılırsa
iyi doldurmuşlar seni. Kim söyledi? Kendi çocuğumun yüzüme karşı:
“Sen benim babam değilsin,” dediğini işitecektim demek! Böyle şeyler
söylemekle annene hakaret ettiğinin farkında değil misin? Anlamıyor
musun ki, bunların doğru olması onun için lekedir?
BERTHA : Anneme dil uzatmaya kalkma sakın!
YÜZBAŞI : Görüyorum ki hepiniz bana karşı birlik olmuşsunuz. Evet!
Öteden beri böyle bu!
BERTHA : Baba!
YÜZBAŞI : Bu sözü ağzına alma bir daha!
BERTHA : Baba! Baba!
YÜZBAŞI (onu kendine çekerek) : Bertha, sevgili yavrum, e-vet, benim
çocuğumsun sen! Evet, evet, öyle olması gerek; öyledir de! Hasta bir
kafanın kuruntusuydu o, yelle gelmişti, salgın gibi, humma gibi. Bana
bak! Bak da gözlerinde göreyim ruhumu… Ama onun ruhunu da
görüyorum! İki ruhun var senin, biriyle beni seviyor, öbürüyle de nefret
ediyorsun benden. Sen yalnız beni sevmelisin! Senin bir tek ruhun
olmalı, yoksa hiçbir zaman huzura eremezsin, ben de eremem! Senin
bir tek düşüncen olmalı, benim düşüncemin meyvesi olmalı bu! Senin
bir tek iraden olmalı, benim iradem olmalı bu!
BERTHA : Hayır, hayır! Kendim olmak istiyorum ben!
YÜZBAŞI : Hiçbir zaman olamayacaksın! Bak, yamyamım ben, seni
yiyeceğim! Annen beni yemek istedi, ama beceremedi. Ben,
çocuklarını yiyen Tarım Tanrısı Satürn’üm.. Ona önceden bildirilmişti:
“Sen çocuklarını yemezsen, onlar seni yiyecekler.” Ya yersin, ya da
yenirsin: İşte bütün dava! Ben seni yemezsem, sen beni yiyeceksin;
dişlerini gösterdin bile! (Silahlığa gider.) Korkma yavrucuğum! Bir şey
yapmayacağım sana. (Silahlıktan bir tabanca alır.)
BERTHA (kaçmaya yeltenerek) : Yetiş anne, yetiş! Öldürecek beni!
DADI (çabucak girerek) : Bay Adolf, ne yapıyorsunuz Allah aşkına?
YÜZBAŞI (tabancayı yoklayarak): Mermileri çıkardın mı?
DADI: Ha, evet, temizleyip kaldırmıştım. Siz şöyle oturup rahatınıza bakın,
ben hemen gider getiririm. (Yüzbaşıyı kolundan tutup bir iskemleye
oturtur. Yüzbaşı durgunlaşır. Dadı deli gömleğini alıp iskemlenin
arkasından yaklaşır. Bertha dışarı sıvışır.) Hatırlar mı Bay Adolf?
Kendisi benim küçük, sevgili yav-rumken, geceleri üstünü güzelce
örter de, onunla birlikte dua ederdim. Gece susayınca, nasıl kalkıp ona
içecek bir şey verdiğimi de hatırlar mı? Sonra, korkulu düşler görüp bir
türlü uyuyamadığı zamanlar, mumu yakardım da, ona güzel masallar
anlatırdım. Hatırlar mı Bay Adolf?
YÜZBAŞI : Devam et Margaret. İçimi rahatlatıyor.
DADI : Pekâlâ öyleyse iyi dinleyin! Bay Adolf hatırlar mı? Bir gün kayık
yontmak için mutfaktan kocaman bir bıçak ele geçirmişti; derken ben
gelmiş, bıçağı elinden hileyle almıştım. Kendisi küçük, sersem çocuğun
biriydi, hileye başvurmadan olmazdı; yapılan şeyin kendi iyiliği için
yapıldığını taş çatlasa anlamazdı. “Ver şu yılanı bana,” demiştim:
“Yoksa sokuverir seni!” Bıçağı hemen bırakmıştı.
(Tabancayı Yüzbaşı’nın elinden alır.) Sonra, giyinme vakti gelince, bir
türlü giyinmezdi. O zaman onu okşamak: “Senin altından ceketin
olmalı, sen prensler gibi giyinmelisin,” demek zorunda kalırdım.
Derken o küçük ceketini alırdım — basbayağı yeşil yünden bir şeydi bu
— tam önünde tutar: “Hadi,” derdim, “sok bakayım kollarını, ikisini
de!”
(Deli gömleğini giydirir.)
Sonra da derdim ki: “Şimdi ben arkanı düğmelerken, sen de sessizce,
güzel güzel otur, e mi!”
(Gömleğin kollarını arkadan bağlar.)
Sonra da derdim ki: ‘ Hadi şimdi kalk, uslu bir çocuk gibi gezin de,
dadın görsün, nasıl, yakışmış mı…”
(Yüzbaşı’yı sedire götürür.) Sonra da derdim ki: “Artık yatmalısın.”
YÜZBAŞI : Ne dedin? Daha yeni giyinmişken yatmak ha? Hay Allah! Ne
yaptın bana? (Kurtulmaya çalışır.) Seni iblis karı, bu ne şeytan
kurnazlığı böyle! Sende bunu tasarlayacak kafa olduğu kimin aklına
gelirdi!
(Sedire uzanır.)
Bağlanmış, kırılmış, aldatılmış! Ölmek bile elde değil!
DADI : Bağışlayın Bay Adolf, bağışlayın beni! Çocuğu öldürmenizi önlemek
zorunda kaldım.
YÜZBAŞI : Neden bırakmadın ki onu öldüreyim? Hayat cehennem, ölüm de
cennetse, çocukların yeri cennet değil midir?
DADI : Ölümden sonrasını nerden biliyorsunuz ki?
YÜZBAŞI : Gerçekten bilinen tek şeydir o. Hayat hiç bilinmez. Ah, keşke ta
baştan bilinseydi!
DADI : Bay Adolf! Şu inatçı yüreğinize baş eğdirin de, acımasını dileyin
Tanrı’dan! Henüz geç kalmış değilsiniz. İsa Efendimiz, çarmıhtaki
hırsıza: “Bugün cennette benimle beraber olacaksın,” dediği zaman da
geç kalınmamıştı.
YÜZBAŞI : Burnun leş kokusu aldı da ondan ötüyorsun böyle, değil mi koca
karga?
(Dadı cebinden dua kitabını çıkanr. Yüzbaşı seslenir.) Nöjd! Orda
mısın Nöjd?
(Nöjd girer.)
Şu kadını evden dışarı at, yoksa dua kitabıyla boğacak beni!
Pencereden mi atarsın, bacadan mı, şunu dışarı at da, nasıl atarsan at!
NÖJD (Dadıya bakarak) : Tanrı yardımcınız olsun yüzbaşım! Bunu ta
yürekten dilerim. Yapamam. Elim varmaz! Altı erkek olsa vız gelirdi,
ama bir kadına el kaldıramam!
YÜZBAŞI : Ne? Bir tek kadınla başa çıkamazsın ha?
NÖJD : Hayır, başa çıkarım, ama erkeğin kadına el kaldırmasını önleyen
tuhaf bir şey var.
YÜZBAŞI : Neymiş o tuhaf şey? Onlar bana el kaldırmadılar mı?
NÖJD : Evet ama yüzbaşım, elim varmıyor işte! Rahibe vurmamı istemeniz
gibi bir şey bu. Bir çeşit din: İliğinize işlemiş. Yapamam!
(Laura girer, Nöjd’e işaret eder. Nöjd çıkar.)
YÜZBAŞI : Omfale! Omfale! Herkül sana yün eğirirken sopayla oynuyorsun
ha!
LAURA (sedire yaklaşarak) : Adolf! Bana bak! Senin düşmanın olduğuma
inanıyor musun?
YÜZBAŞI : Evet, inanıyorum. Bütün kadınların bana düşman olduğuna
inanıyorum. Doğumumdan sancı çekecek diye dünyaya gelmemi
istemiyordu annem. O benim düşmanımdı. Hayatımı, daha tohum
halindeyken besinsiz bıraktı, bu yüzden yarı sakat doğdum. Kız
kardeşim, bana boyun eğdirdiği için düşmanımdı. Kucakladığım ilk
kadın benim düşmanımdı: Kendisine sunduğum aşka karşılık, on yıl
süren bir hastalığa saldı beni. Kızım, seninle benim aramda seçim
yapmak zorunda kaldığında, düşmanım oldu. Hele sen, sen, karım, can
düşmanım oldun, çünkü beni cansız yere serinceye dek elini çekmedin
üzerimden!
LAURA : Ama ben böyle bir şey olmasını istemiş değilim ki. Hiçbir zaman
tasarlamadım bunu. Belki senden kurtulmak için belirsiz bir arzu
duyuyordum; yolumu tıkıyordun çünkü. Davranışlarımda herhangi bir
düzen görüyorsan, eh, belki vardı böyle bir şey, ama ben farkında
değildim. Hiçbir şeyi öyle, düşünerek yapmadım; davranışlarım, senin
döşediğin raylar üzerine kayıp gitti sadece. Vicdanım tertemiz; suçsuz
olmasam bile, Tanrı önünde suçsuz hissediyorum kendimi. Senin
varlığın, yüreğimin üzerinde bir taş gibiydi, bastırdıkça bastırıyordu;
sonunda, bu dayanılmaz yükü silkip atmaya çalıştı yüreğim. Bence
olup biten bu; seni bilmeden incittiysem, beni bağışlamanı dilerim.
YÜZBAŞI : Bütün bunlar akla uygun şeyler, ama bana ne gibi yardımı
dokunur ki? Suç kimde? Belki de fazla hesaba dayanan evliliğimizde.
Eskiden karı alırdınız, şimdiyse, bir iş kadınıyla ortaklığa giriyorsunuz,
ya da bir arkadaşla ev kuruyorsunuz. Bu durumda ortağa saldırıyor, ya
da arkadaşın ırzına geçiyorsunuz. Peki aşka ne oluyor, duyuların o
sağlam aşkına? İhmalden ölüyor. Ya ortak hesap yokken, çeki elinde
bulundurana ödenecek o aşk hisselerinin kazanç payına ne oluyor?
İflasa uğrayınca, çek kimin elinde kalıyor? Bu hesaba dayanan çocuğun
babası gerçekte kimdir?
LAURA : Çocukla ilgili kuşkuların baştan aşağı temelsiz.
YÜZBAŞI : İşin korkunç yanı da bu ya! Temeli olsaydı, hiç değilse
kavrayacak, tutunacak bir şey olurdu. Şimdiyse, çalıların arasında pusu
kuran, arasıra başlarını çıkarıp sırıtan gölgeler var ancak. Havayla
savaşmak, ya da boş fişeklerle yalancıktan savaşmak gibi bir şey.
Gerçek, ne denli öldürücü olursa olsun, kişinin çaba göstermesine yol
açar, gövdesini ve ruhunu eyleme hazırlar. Oysa şimdi, düşüncelerim
sisler içinde dağılıyor, beynim ateş alıncaya dek sürtünüyor boşluğa…
Başımın altına yastık koy. Üzerime bir şey ört; üşüyorum. Korkunç
üşüyorum,
(Laura sırtındaki atkıyı Yüzbaşının üstüne örter. Dadı çıkar.)
LAURA : Elini ver, canım.
YÜZBAŞI : Elimi mi? Şu arkamdan bağladığını mı! Omfale! Omfale! Ama
atkın dudaklarıma değiyor, yumuşacık. Kolların gibi sıcak ve yumuşak,
vanilya kokuyor. Gençliğinde, saçların da böyle kokardı. Gençliğinde
Laura, hani kayın ağaçlarının arasında gezinirdik ya…çuhaçiçekleriyle
ardıç-kuşları vardı… ne güzel, ne güzel! Bir düşün, yaşamak ne güzeldi
o zamanlar; bir de şimdikine bak! Böyle olmasını istemezdin, ben de
istemezdim. Ama oldu. Peki kimin buyruğu altında yaşamamız?
LAURA: Tanrı’nın.
YÜZBAŞI : Boğuşma Tanrısının desene! Ya da Tanrıçasının… bugünlerde
olduğu gibi. Kaldırın üzerimde yatan şu kediyi!
(Dadı bir yastıkla girer, atkıyı Yüzbaşı’nın üzerinden alır.) Üniformamı
getir. Ceketimi üzerime ört.
(Dadı ceketi askıdan alıp üzerine örter. Yüzbaşı, Laura’ya:)
Ah, o sert aslan derisini alacaktın elimden ha! Omfale! Omfale! Kurnaz
kadın seni! Barış tutkunu, silah bıraktıran! Uyan Herkül, onlar sopanı
elinden almadan! İpekli kumaştandır diyerek, zırhımızı üzerimizden
hileyle çıkardınız. Ama ipekli kumaş olmadan önce, demirdendi o zırh,
demirden! Eskiden askerin gömleğini demirciler döverdi, şimdi kadın
terziler dikiyor. Omfale! Omfale! Kaba güç, hain zayıflığın önünde
yere serildi. Utan! Ey şeytan kadın! Bütün cinsine lanet olsun senin!
(Tükürmek için doğrulur, ama yine, yıkılır.) Ne biçim yastık bu bana
verdiğin, Margaret? Ne kadar sert, ne kadar soğuk! Ne kadar soğuk!
Yanıma gel de, şu iskemleye otur.
{Dadı oturur.)
Evet, öyle! Başımı kucağına koyayım. Oh, ne sıcak! Üzerime eğil de
göğsünü hissedeyim. Ah, bir kadının göğsünde uyumak ne tatlı: İster
anne olsun bu, ister sevgili! Ama en tatlısı, anneninki!
LAURA : Çocuğunu görmek ister misin Adolf? Söyle!
YÜZBAŞI : Çocuğumu mu? Erkeğin çocuğu olmaz ki. Ancak kadının
çocuğu olur. Bunun için, gelecek kadınlarındır. Bizse çocuksuz ölürüz.
Ey. bütün çocukları candan seven Tanrı!
DADI: Dinleyin! Tanrı’ya dua ediyor!
YÜZBAŞI : Hayır, sana ediyorum. Beni uyutasın diye! Yorgunum, öyle
yorgunum ki… İyi geceler Margaret! “Kutlu olasın kadınlar arasında!”
(Doğrulur, derken bir çığlıkla Dadı’nın kucağına yığılır.)
LAURA (kapıdan seslenerek) : Doktor!
(Doktor’la Rahip girerler.) Yardım edin doktor, geç kalınmadıysa! Bakın,
soluğu kesildi!
DOKTOR (hastanın nabzına bakarak): Çarpıntıdan.
RAHİP : Öldü mü?
DOKTOR : Hayır, uyanabilir daha, ama neye uyanacağı bilinemez.
RAHİP : “Önce ölüm, sonra yargı…”
DOKTOR : Yargı da yok, suçlama da! Siz ki, insanın alınyazı-sını Tanrı’nın
yönettiğine inanıyorsunuz… bu işi ona bırakmalısınız.
DADI : Ah rahip efendi! Son nefesinde Tanrı’ya dua etti!
RAHİP (Laura’ya) : Doğru mu?
LAURA : Doğru.
DOKTOR : Öyleyse, benim hünerime iş kalmıyor demektir. Hastalığın
nedenini anlamak nasıl elimden gelmezse, bunu yargılamak da elimden
gelmez. Hünerinizi denemek sırası sizde, rahip efendi.
LAURA : Şu ölüm döşeğinin başında söyleyeceğiniz bu kadar mı doktor?
DOKTOR : Bu kadar. Bütün bildiğim bu kadar. Fazlasını bilen varsa
buyursun, konuşsun!
(Bertha girer, Laura’ya koşar.)
BERTHA : Anne! Anne!
LAURA : Yavrum! Benim yavrum!
RAHİP: Âmin
PERDE

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir